• 12 Eylül’den “Terörsüz Türkiye”ye: Devletin hafızası, siyasetin sorumluluğu ve yarının hesabı

12 Eylül 1980’i bugün, aradan 46 yıl geçtikten sonra değerlendirmek kolaydır. Darbe yanlıştı. Millet iradesinin ortadan kaldırılması yanlıştı. İşkence, hukuksuz gözaltılar, insan onuruna aykırı uygulamalar ve idamlar kabul edilemezdi. Fakat tarihi yalnızca darbenin yapıldığı günden başlatarak okumak da doğru değildir. 12 Eylül öncesindeki Türkiye’yi yaşamayanlara o günlerin şartlarını anlatmak kolay değil. Dönemin yaşanmışlıklarını, sadece okumaya ve hayatını kurmaya çalışan bir gencin hikâyesi üzerinden düşünelim.

SADECE OKUMAYA ÇALIŞAN BİR ÇOCUK

Bir çocuk düşünün. Tek derdi okuluna gitmek, eğitimini tamamlamak ve kendisine bir gelecek kurmak. Ama oturduğu yer, sol görüşün en güçlü olduğu bölgelerden biri. Okuduğu okul ise sağ görüşün en güçlü olduğu okullardan biri. Sabah evinden çıkıp okuluna giderken önü kesiliyor: “Nerede oturuyorsun?” Cevabını veriyor. Bu defa oturduğu mahalle nedeniyle karşı taraftan sayılıyor. Akşam okuldan evine dönerken yeniden önü kesiliyor: “Nerede okuyorsun?” Okulunun adını söylüyor. Bu kez de okuduğu okul nedeniyle diğer taraftan kabul ediliyor. Sonuç? Sabah başka taraftan, akşam başka taraftan dayak yiyebiliyor. Çocuğun hangi siyasi görüşü benimsediğinin bile önemi kalmamış. Nerede oturduğu ve hangi okulda okuduğu onun adına siyasi kimliğini belirlemeye yetiyor. İşte 12 Eylül öncesindeki toplumsal ayrışmanın geldiği noktalardan biri buydu.

YANLIŞ VAGONA BİNMEK

Ayrışma zaman zaman öylesine ileri gidiyor ki insanların kullandığı trenlerde bile farklı siyasi grupların yoğunlaştığı vagonlardan söz ediliyor. Bir öğrenci yanlışlıkla karşıt görüşlülerin bulunduğu vagona bindiğinde ağır şekilde dövülebiliyor. Bir başka genç saldırıya uğrayarak trenin altına atılıyor. Arkadaşları onu kurtarmaya çalışıyor fakat yaşananların izi yıllarca hafızalarından çıkmıyor. Camilerin dahi silahlı saldırıların hedefi olabildiği, insanların cuma namazına giderken bile güvenlik endişesi yaşayabildiği bir Türkiye’den söz ediyoruz. Bütün bunları neden hatırlıyoruz? Darbeyi haklı göstermek için mi? Hayır. Tam tersine şu soruyu sormak için: Bir ülke kendi çocuklarının birbirlerini düşman gördüğü bu noktaya nasıl getirildi? 12 Eylül sonrasında şiddetin önemli ölçüde azalması ve günlük hayatın yeniden normalleşmesi toplumun bir bölümünde rahatlama meydana getirdi. Askerî dönem sona erip sivil hükümete geçildikten sonra dahi toplumun bir kesiminde “Hiç olmazsa insanlar yeniden sokağa çıkabildi” düşüncesinin devam etmesi bu nedenle şaşırtıcı değildi. Ama anarşinin sona ermesi, darbeyi ve hukuksuzluğu meşrulaştırmaz. Çünkü devletin görevi güvenliği hukukun içinde sağlamaktır.

ÇOCUK BÜYÜYOR, GAZETECİ OLUYOR

Hikâyedeki çocuk büyüyor. Hayatını kuruyor. Gazeteciliğe başlıyor. Aradan yaklaşık 12 yıl geçiyor. Bir gün gazeteci olarak Atakule’nin açılışını takip etmek üzere giderken yanında bulunan sivil giyimli bir kişinin sesini duyuyor. Birden duraksıyor. Bu ses ona çok tanıdık geliyor. Ama adamın yüzünü hatırlamıyor. Aslında hatırlaması mümkün değil. Çünkü yıllar önce yaşadığı sorgulama sırasında gözleri kapatılmış, üzerindeki kıyafetler çıkarılmış ve çıplak halde tutulmuş. Dolayısıyla hafızasına yüzlerden çok sesler kazınmış. Yanındaki kişiyi nereden tanıdığını bulmaya çalışıyor. “Acaba aynı okulda mıydık?” Hayır. “Birlikte mi çalıştık?” Hayır. Ortak bir çevreleri de çıkmıyor. Sonunda soruyor: “Sen emniyet mensubu musun?” “Evet.” Ardından yıllar önce hafızasına kazınan emniyet şubesinin adını söylüyor. Karşısındaki kişi onu da doğruluyor. İşte o anda nereden tanıdığını anlıyor. Aradan yaklaşık 12 yıl geçmiş. Yüzünü hiç görmediği bir insanın sesini unutmamış. Çünkü insan bazen bir yüzü unutmaz; o yüzü zaten hiç görmemiştir. Ama gözleri kapalı, savunmasız ve çıplak haldeyken duyduğu bir ses, yıllar sonra hiç beklemediği bir yerde yeniden karşısına çıkabilir.

Bu hikâyeyi herhangi bir kişiyi bugün suçlamak veya yıllar sonra onun hakkında hüküm vermek için anlatmıyorum. Kimin hangi fiili işlediğine hukuk karar verir. Buradaki mesele daha büyüktür. İşkence yalnızca uygulandığı anda yaşanan fiziksel bir acı değildir. İnsan onuruna yönelik bir saldırıdır ve bıraktığı iz bazen yıllar sonra yalnızca bir sesle yeniden ortaya çıkabilir. Dolayısıyla 12 Eylül öncesindeki anarşi ne kadar ağır olursa olsun, devletin işkenceye veya hukuk dışı yöntemlere başvurması savunulamaz. Anarşi devlete hukuksuzluk hakkı vermez. Devlet suç işleyeni yakalar, delilini toplar, bağımsız yargının önüne çıkarır ve kanunun öngördüğü cezayı uygular. Çünkü devletin suçludan farkı tam da burada ortaya çıkar: Devlet öfkeyle değil, hukukla hareket etmek zorundadır.

TETİĞİ ÇEKENİ GÖRDÜK, PEKİ O ELİ KİM YÖNLENDİRDİ?

12 Eylül’ün asıl sorgulanması gereken noktalarından biri de burada başlıyor. Darbe sonrasında devlet sağcıyı aldı. Solcuyu aldı. Ülkücüyü aldı. Devrimciyi aldı. Suç işleyen elbette hukuk önünde hesabını vermeliydi. Fakat devletin görevi bununla bitmemeliydi. Bu gençleri birbirine kim düşürdü? Silahları kim temin etti? Parayı kim sağladı? Örgütlenmeleri kim destekledi? Gençleri kim yönlendirdi? Bunların arkasında yalnızca Türkiye’nin iç siyasi çatışmaları mı vardı? Yoksa Türkiye üzerinde hesabı bulunan yabancı devletlerin, istihbarat örgütlerinin veya başka dış yapıların etkileri de olmuş muydu? Bu konuda yıllardır çeşitli iddialar bulunmaktadır. Ancak iddia ile kanıtı birbirinden ayırmak zorundayız. “Bütün bunları şu devlet veya şu istihbarat örgütü yaptı” diye kanıtlanmamış bir hüküm kurmak doğru değildir. Fakat bu durum soruları ortadan kaldırmaz. Bir gencin elinde silah varsa yalnızca: “Neden ateş ettin?” diye sormak yetmez. O silahı kim verdi? Kim finanse etti? Kim yönlendirdi? Kim karşısındaki başka bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşını düşman görmesini sağladı? Ve bütün bu çatışmadan kim fayda sağladı? Gerçek adalet, tetiği çeken parmaktan başlayarak o tetiğin çekilmesine yol açan bütün zinciri ortaya çıkarabilmektir. Bugün “Terörsüz Türkiye” tartışmasına da biraz bu tecrübeyle bakmak gerekiyor.

TERÖRSÜZ TÜRKİYE’YE KİM KARŞI ÇIKABİLİR?

Terör bitsin. Silahlar sussun. Askerimiz, polisimiz, vatandaşımız artık ölmesin. Türk’ün de Kürt’ün de annesi ağlamasın. Türkiye’nin kaynakları teröre değil; üretime, eğitime, sağlığa, teknolojiye ve kalkınmaya harcansın. Terörsüz Türkiye hepimizin ortak hedefi olmalıdır. Fakat “Terörsüz Türkiye’yi destekliyor musun?” sorusu kadar önemli başka sorular da vardır: Terörü hangi yöntemle sona erdiriyoruz? Bunun hukuki ve siyasi karşılığı nedir? Devlet kimlere hangi yetkiyi veya statüyü veriyor? Ve en önemlisi: Bugün verilen kararları bundan 10, 20 veya 30 yıl sonra aynı rahatlıkla savunabilecek miyiz?

1999’DA NEDEN OLMADI, BUGÜN NEDEN OLUYOR?

Abdullah Öcalan 1999 yılında yakalandı. Yargılanmasının ardından PKK’nın silahlı mücadeleyi bırakması ve silahlı unsurlarının Türkiye dışına çekilmesi yönünde çağrılar yaptı. Çözüm konusunda rol üstlenebileceğini de ifade etti. Fakat o gün devlet bunu bugünkü anlamda siyasi bir statü veya kapsamlı müzakere sürecine dönüştürmedi. Aradan yaklaşık 27 yıl geçti. Bugün yine silah bırakma, örgütün feshi, topluma dönüş ve çeşitli hukuki düzenlemeler konuşuluyor. O halde vatandaşın şu soruyu sorması son derece doğaldır: 1999’da kabul edilmeyen bir yöntem bugün neden gerekli veya kabul edilebilir görülüyor? Ne değişti? Türkiye mi? PKK mı? Ortadoğu mu? Yoksa uluslararası dengeler mi? Bu soruları sormak barışa karşı çıkmak değildir. Kalıcı barışın hangi temeller üzerine kurulduğunu anlamaya çalışmaktır.

MESELE YALNIZCA TÜRKİYE DEĞİL

Bugünkü gelişmeleri yalnızca Ankara’daki iktidar-muhalefet tartışmaları üzerinden okumak eksik olur. Irak’ta anayasal federal statüye sahip Kürdistan Bölgesel Yönetimi bulunmaktadır. Suriye’nin siyasi ve askerî yapısı yeniden şekillenmiştir. Kürt silahlı yapılanmalarının merkezi devlet yapısına entegrasyonu ve silahlı yapıların geleceği bölgesel siyasetin önemli başlıklarından biridir. ABD’nin, Avrupa’nın, Rusya’nın, İran’ın ve bölgedeki diğer aktörlerin çıkarları bu coğrafyada kesişmektedir. Dolayısıyla Türkiye’deki “Terörsüz Türkiye” sürecini Irak’tan, Suriye’den ve Ortadoğu’nun yeniden şekillenmesinden tamamen bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bu nedenle şu soru meşrudur: Bugünkü süreç yalnızca Türkiye Cumhuriyeti’nin kendi ihtiyaçlarından doğan bir devlet politikası mıdır, yoksa bölgede oluşan yeni siyasi ve güvenlik düzeninin Türkiye’ye yansıyan bir parçası mıdır? Millet bunun cevabını bilmelidir.