Bakan Memişoğlu: Yerli kalp-akciğer makinesinde seri üretime geçeceğiz
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Kendi kalp-akciğer pompamızı ASELSAN'la beraber yaptık. O cihaz olmadan kalp ameliyatları yapılamaz. Şimdi onu hastalarda kullanmaya başladık. Bir ay evvel başladık ve sene sonu itibarıyla seri üretimine geçeceğiz" diye konuştu.
Habere GitÇorum Fizik Tedavi Hastanesi Bakanlığın Yatırım Programına Alındı
Ankara İskilipliler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Daşcı'nın, Çorum'un fizik tedavi ve rehabilitasyon alanındaki ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Sağlık Bakanlığına yaptığı kapsamlı resmi başvuru önemli bir aşamaya ulaştı. Sağlık Bakanlığı, "Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi Hastanesi Ek Bina Yatırımı"nı 2027 yılı yatırım programına alınmak üzere Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığına sundu.
Habere GitSağlık Gündeminde Markanıza Yer Açın!
Basın bültenlerinizi, firma haberlerinizi, ürün lansmanlarınızı ve röportaj taleplerinizi bize iletin; Sağlık Gazetesi ve Sağlık Dergisi’nde yayınlayalım.
Habere GitÇoklu Damar Tıkanıklığında Robotik Bypass Avantajı
Çoklu Damar Tıkanıklığında Robotik Bypass Avantajı
Habere GitAraştırma: Uzun Çalışma Saatleri Hekimleri Meslekten Soğutuyor
Avrupa'da 8 bin 62 hekimin katıldığı araştırma, çalışma süresi sınırlarının yaygın şekilde aşıldığını ortaya koydu. Bulgulara göre uzun çalışma saatleri hekimlerin fiziksel ve ruhsal sağlığını olumsuz etkilerken, çalışma süresi arttıkça işten veya hekimlik mesleğinden ayrılma eğilimi de yükseliyor.
HABER351. Sayı
Sağlık dergimizin 351. sayısı yayınlandı! Hemen dijital olarak inceleyin.
CANLI YAYIN TAKVİMİ
ÖNE ÇIKAN RÖPORTAJLAR
Muayene Katılım Payı Nedir?|Sağlıkla Güvende Kalın 79. Bölüm
KLS Martin’in İleri Cerrahi Çözümleri Oypa Medikal Güvencesiyle Türkiye’de
PAQEN: Tıbbi Cihazlarda İnovasyon, Regülasyon ve AR-GE’nin Güçlü Ortağı
KÖŞE
KANUN AYNI, KURUM AYNI, KARAR NEDEN FARKLI?
Mustafa DAŞCI
GÜNCEL HABERLER
Araştırma: Uzun Çalışma Saatleri Hekimleri Meslekten Soğutuyor
Avrupa'da 8 bin 62 hekimin katıldığı araştırma, çalışma süresi sınırlarının yaygın şekilde aşıldığını ortaya koydu. Bulgulara göre uzun çalışma saatleri hekimlerin fiziksel ve ruhsal sağlığını olumsuz etkilerken, çalışma süresi arttıkça işten veya hekimlik mesleğinden ayrılma eğilimi de yükseliyor. Avrupa'da hekimlerin çalışma süreleri ve çalışma …
YAŞAM
Menopoz Belirtileri Kadınların Yaşam Kalitesini Etkiliyor
Menopoz döneminde kadınların yaşadığı vazomotor semptomlar olan sıcak basmaları ve gece terlemeleri çoğu zaman göz ardı ediliyor. Bu semptomların kadınların yaşam kalitesi ve iş performansı üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratabildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, “Menopoz döneminde en sık görülen belirt…
SAĞLIK
Ücretsiz kanser taramaları için 99 milyon mesaj gönderildi
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, ücretsiz kanser taramalarına katılımı artırmak ve erken teşhis konusunda farkındalık oluşturmak amacıyla geçen yıl başlatılan kısa mesaj (SMS) uygulaması kapsamında vatandaşlara 99 milyon hatırlatma mesajı gönderildiğini belirtti. Bakan Memişoğlu, sosyalmedyahesabından yaptığı paylaşımda, şunları kaydetti:"Bir SMS bi…
SAĞLIK
Bakan Memişoğlu: "Sağlığınız için sizleri de ücretsiz kanser taramalarımıza davet ediyorum"
Sağlık Bakanı Kemal Memişoğlu, "Kanser tarama programları kapsamında 99 milyon hatırlatma SMS’i ulaştırdık. Sağlığınız için sizleri de ücretsiz kanser taramalarımıza davet ediyorum" dedi.Sağlık Bakanı Memişoğlu, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımda, "Bir SMS bir hayat kurtarabilir mi? Geçen yıl bugün başlattığımız projeyle uygun yaş grubunda…
DUYURULAR
SAĞLIK
Nişasta bazlı şeker sağlık riskleri
Nişasta bazlı şekerin hızlı emilimi ve karaciğerde yük oluşturması, insülin direnci ve obezite gibi kronik hastalıklara yol açabiliyor. Uzmanlar, paketli gıdalarda etiket okuryazarlığının önemine dikkat çekiyor. Nişasta bazlı şekerin vücutta çok hızlı emilmesi, karaciğer dışında başka yerde parçalanamaması, insülin direncini tetiklemesi ve özellikle tokluk hissini yeterince uyaramaması nedeniyle zincirleme şekilde sağlık problemlerine neden olabildiği, bunun başında da obezite gibi kronik hastalıkların geldiği bildirildi.Hacettepe ÜniversitesiTıp Fakültesi Endokrinoloji ve Metabolizma Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. Okan Bülent Yıldız, AA muhabirine yaptığı açıklamada, nişasta bazlı şeker (NBŞ) içeren gıda ve içeceklerin yol açabileceği sağlık sorunlarına ilişkin değerlendirmelerde bulundu.NBŞ'nin çoğunlukla mısır nişastasının fabrikada endüstriyel yöntemlerle parçalanması sonucu sıvı şurup şeklinde elde edildiğini, glukoz ve fruktoz molekülünden oluştuğunu anlatan Yıldız, sıvı formdaki NBŞ'nin vücuttaki emiliminin sofra şekerine kıyasla çok daha hızlı olduğunu söyledi.Glukozun beyinden kaslara kadar vücuttaki hücrelerin kullandığı bir enerji kaynağı olduğunu ve hücrelerin glukozu kullanırken insülin hormonundan yararlandığını belirten Yıldız, fruktozun ise yalnızca karaciğerde kullanılıp parçalanabildiğini dile getirdi."İnsülin direnci ve vücutta yağ birikmesine yol açıyor"Prof. Dr. Yıldız, "Nişasta bazlı şekerin fazla miktarda ve uzun süreli tüketimi, olumsuz sağlık problemleriyle ilişkili birçok beslenme modelinde yer alıyor. Bu şekerin fazla tüketilmesi, vücutta sadece karaciğer tarafından kullanıldığı için hem karaciğerin fazla yük almasına hem yağlanmasına hem de insülin direnci ve vücutta olmaması gereken yerlerde yağ birikmesine yol açıyor." bilgisini verdi.Fazla şekerle alınan enerjinin karaciğer üzerinde oluşturduğu yükün metabolik bozukluklara yol açabildiğine, bu tablonun ilerlemesi durumunda tip 2 diyabetin de ortaya çıkabildiğine dikkati çeken Yıldız, şöyle devam etti:"Fazla miktarda nişasta bazlı şeker alındığında fruktozu vücudunuz yeterince tanımıyor ve karaciğere yönlendiriliyor. Karaciğer bunu metabolize edip parçalamaya çalışırken zorlanmaya başlıyor ve bu zorlanma, şekerin hücreler tarafından kullanılması yerine vücutta yağa dönüştürülerek depolanmasına neden oluyor. Sadece karaciğerin kendisi değil, bel çevresindeki yağlanma, toplam enerjiyi şekerle beraber fazla aldığınız için tüm vücudun yağ miktarının artması, obezite ve obeziteyle ilişkili diğer metabolik problemler adım adım karşımıza çıkıyor."Tokluk hissini yeterince uyarmaması obezite riskini artırıyorNişasta bazlı şekerin vücuttaki etkilerine değinen Yıldız, "Nişasta bazlı şeker, sıvı formda olması, çok hızlı emilmesi, karaciğer dışında başka yerde parçalanamaması, insülin direncini tetiklemesi ve özellikle tokluk hissini yeterince uyaramaması nedeniyle zincirleme bir şekilde sağlık problemlerine neden olabiliyor. Bunun en başında obezite yer alıyor." dedi.Çocuklarda fazla şeker tüketiminin yalnızca kilo fazlalığıyla ilişkilendirilmemesi gerektiğini de aktaran Yıldız, nişasta bazlı şekerin diş çürüklerinin de en güçlü nedenlerinden biri olduğunu, dünya genelinde 2,5 milyar kişinin diş çürüğüyle mücadele ettiğini ifade etti."Bir kutu gazlı içecekte 35-40 gram şeker var"Gazlı içeceklerle kısa sürede yüksek miktarda şeker alınabildiğine dikkati çeken Yıldız, "Bir kutu gazlı içecek tükettiğinizde 35-40 gram şeker almış oluyorsunuz. Bu eklenmiş serbest şeker ile bir günlük hakkınızı zaten doldurmuş oluyorsunuz." uyarısında bulundu.Dünya Sağlık Örgütü'nün yaşam boyunca serbest şeker tüketiminin sınırlandırılmasını, tüm serbest şekerlerden alınan enerjinin, günlük enerji (kalori) miktarının yüzde 10'unu geçmemesini önerdiğini anımsatan Yıldız, bunun günlük 50 gram şekere karşılık geldiğini ancak söz konusu miktarın üst sınır olduğunu söyledi."En önemli adımlardan biri etiket okuryazarlığı"Paketli ve işlenmiş gıdalardaki şeker içeriğine dikkati çeken Yıldız, "Nişasta bazlı şekerler endüstriyel olarak bir gıdanın tadını artırmak, tatlandırmak için kolay ve ucuz yöntemler. Tükettiğiniz bütün paketli, işlenmiş gıdaların içinde, tatlı olmasa dahi nişasta bazlı şeker bulunabilir. Bu yüzden markette raflardan paketli gıda alırken önündeki reklama değil, arkasındaki rakamlara bakmak gerekiyor. Toplumda nişasta bazlı şeker tüketimini azaltmanın en önemli adımlarından biri etiket okuryazarlığı. Etiketi okumamız gerekiyor. Etikette sadece 'şeker' yazmıyor. Şeker olabilir, fruktoz olabilir, glukoz olabilir, glukoz-fruktoz olabilir, mısır şurubu olabilir." ifadelerini kullandı.Yıldız, etiketlerde porsiyon miktarı yerine ürünün 100 gram veya 100 mililitresindeki şeker miktarına bakılmasını önererek, tüketilen miktar arttıkça günlük şeker sınırının kolaylıkla aşılabileceğini, paketli gıdaların mümkün olduğunca sınırlandırılması ve ürünlerin besin değerlerinin incelenmesi gerektiğini belirtti."Nişasta bazlı şeker gebelikte obezite ve metabolik hastalık riskini artırıyor"Yıldız, gebelik döneminde serbest ve eklenmiş şeker tüketiminin anne ve bebek sağlığı açısından önemine dikkati çekerek, şu ifadeleri kullandı:"Gebelik bir kadının hayatındaki fizyolojik, doğal en önemli stres dönemlerinden biri. Annenin yaptığı her şey bebeğin hem anne karnındaki sağlığını hem de daha sonraki, erişkin yaşlardaki hastalık durumunu etkileyebiliyor. Bu nedenle gebelerin serbest ve eklenmiş şeker almaması daha da önemli. Nişasta bazlı şeker gebelikte alındığında annenin obezite ve metabolik hastalık riskini artırdığı gibi, şekerin bebeğe geçmesiyle bebeğin kilosunun olması gerekenden çok daha fazla çıkmasına, doğumda hayati tehdit oluşturabilecek problemlerin ve komplikasyonların gelişmesine neden olabiliyor. Daha da önemlisi epigenetik dediğimiz anne karnındaki genetik programlamayla, çocuk sağlıklı doğsa dahi erişkin dönemde kronik hastalık yükünün arttığını gösteren çalışmalar var."Özellikle çocukluk döneminde kazanılan alışkanlıklara dikkati çeken Yıldız, çocuklarda tat duyusunun 3 yaşına kadar geliştiğini hatırlatarak, şeker ve çikolatanın ödül ya da sevgi göstergesi olarak sunulmasının fazla şeker tüketimini alışkanlığa dönüştürebileceğini de sözlerine ekledi.
SAĞLIK
Menopozun en yaygın belirtileri sanılandan daha uzun sürebiliyor
Menopoz döneminde kadınların yaşadığı vazomotor semptomlar olan sıcak basmaları ve gece terlemeleri çoğu zaman göz ardı ediliyor. Bu semptomların kadınların yaşam kalitesi ve iş performansı üzerinde ciddi olumsuz etkiler yaratabildiğini belirten Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Doç. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, "Menopoz döneminde en sık görülen belirtilerin başında sıcak basmaları ve gece terlemeleri geliyor" dedi Menopoz, kadınların yaşamında doğal bir biyolojik geçiş dönemi olsa da beraberinde getirdiği belirtiler günlük yaşamı, iş performansını, sosyal ilişkileri ve uyku kalitesini önemli ölçüde etkileyebiliyor.Menopoz döneminde en sık görülen belirtilerin başında ise vazomotor semptomlar (VMS) olarak adlandırılan sıcak basmaları ve gece terlemeleri geliyor. Araştırmalar, menopoz geçişi ve menopoz sonrası dönemde kadınların büyük çoğunluğunun yaşamlarının bir döneminde vazomotor semptomlar deneyimlediğini ortaya koyuyor.Bu belirtiler yalnızca fiziksel bir rahatsızlık yaratmakla kalmıyor; uyku düzenini bozabiliyor, yorgunluğa neden olabiliyor, konsantrasyonu etkileyebiliyor ve günlük yaşam aktivitelerini zorlaştırabiliyor. Özellikle gece terlemeleri nedeniyle bölünen uyku, gün içerisinde enerji kaybı ve performans düşüklüğüne yol açabiliyor.Türkiye’de gerçekleştirilen çalışmalar, menopoz dönemindeki kadınların önemli bir bölümünün orta veya şiddetli düzeyde menopoz semptomları yaşadığını gösteriyor. Menopause Rating Scale (MRS) (Menopoz Derecelendirme Ölçeği) kullanılarak yapılan güncel bir çalışmada kadınların yaklaşık yüzde 95’inde menopoz semptomlarının orta, şiddetli veya çok şiddetli düzeyde olduğu bildirilmiştir.9 Benzer şekilde Türkiye’de yapılan başka bir çalışmada kadınların yaklaşık yarısında orta veya şiddetli menopoz semptomları saptanmıştır.Doç. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, “Sıcak basması genellikle aniden ortaya çıkan yoğun sıcaklık hissi, yüzde kızarma ve terleme ile karakterizedir. Gece terlemeleri ise uyku sırasında ortaya çıkarak kişinin dinlenmiş uyanmasını engelleyebilir. Bu semptomlar bazı kadınlarda birkaç yıl sürerken, bazılarında menopoz sonrasında uzun yıllar devam edebilir.9 Uzun dönemli gözlemsel çalışmalar, vazomotor semptomların birçok kadında 7 yıldan daha uzun sürebildiğini göstermektedir” dedi.Uzmanlara göre menopozun etkileri yalnızca fiziksel belirtilerle sınırlı değil. Vazomotor semptomlar nedeniyle bozulan uyku düzeni; yaşam kalitesinde azalma, ruh hali değişiklikleri, anksiyete belirtileri ve işlevsellikte bozulma ile ilişkilendirilmektedir.4,6,7“Kadınların menopoz döneminde yaşadıkları belirtileri normalleştirip bu belirtilere sessizce katlanmaları gerektiği düşüncesi artık geride kalmalı” diyen Doç. Dr. Zülfikaroğlu, sözlerini şöyle sürdürdü: “Bugün menopoz belirtilerinin yönetimi konusunda çok daha fazla bilimsel bilgiye sahibiz. Kadınların yaşadıkları şikayetleri doktorlarıyla paylaşması ve kendileri için uygun yaklaşımın belirlenmesi büyük önem taşıyor. Menopoz, kadınların yaşam kalitesinden ödün vermek zorunda oldukları bir dönem değil.”The Menopause Society’nin (Menopoz Derneği’nin) 2023 pozisyon bildirgesine göre, menopoz döneminde yaşam kalitesini etkileyen vazomotor semptomlar için kanıta dayalı çeşitli tedavi yaklaşımları bulunuyor ve uygun yaklaşımın bireysel değerlendirmeyle belirlenmesi öneriliyor.Doç. Dr. Ebru Zülfikaroğlu, “En önemli nokta, kadınlar bu dönemde yalnız olmadıklarını bilmeli ve yaşam kalitelerini etkileyen belirtiler karşısında destek almaktan çekinmemeli. Menopoz doğal bir yaşam evresi olsa da kadınların bu dönemi daha konforlu geçirmelerine yardımcı olabilecek seçenekler mevcuttur” dedi.Kaynak: Haberturk
SAĞLIK
Siirt’te total diz protezi revizyonu ameliyatı başarıyla gerçekleştirildi
Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde, daha önce uygulanan diz protezinde gevşeme gelişen hastaya total diz protezi revizyonu ameliyatı başarıyla gerçekleştirildi.Sol dizinde daha önce protez ameliyatı geçiren F. T., zamanla gelişen ağrı ve hareket kısıtlılığı nedeniyle Siirt Eğitim ve Araştırma Hastanesi Ortopedi ve Travmatoloji Kliniği’ne başvurdu. Yapılan muayene ve radyolojik incelemelerde, mevcut diz protezinin bileşenlerinde enfeksiyona bağlı olmayan gevşeme tespit edildi.Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Enes Erdi Kapukaya tarafından gerçekleştirilen operasyonda, gevşeyen protezin tüm bileşenleri çıkarılarak revizyon diz protezi uygulandı. İleri rekonstrüktif cerrahi tekniklerin kullanıldığı ameliyat başarıyla tamamlanırken, hastanın genel durumunun iyi olduğu ve rehabilitasyon sürecinin devam ettiği bildirildi.Op. Dr. Kapukaya, revizyon diz protezi ameliyatlarının ilk kez uygulanan diz protezi ameliyatlarına göre teknik açıdan daha karmaşık olduğunu belirterek, hastanın protezinde enfeksiyona bağlı olmayan gevşeme tespit edildiğini söyledi.Gerekli hazırlıkların ardından gevşeyen protezin tüm parçalarını çıkararak diz protezini tamamen yenilediklerini ifade eden Kapukaya, bu tür ileri düzey ameliyatların daha önce Siirt’te gerçekleştirilemediğini ve hastaların büyük şehirlerdeki merkezlere sevk edilmek zorunda kaldığını kaydetti.Ameliyat sonrası kendisini iyi hissettiğini belirten hasta F. T. ise ağrılarının büyük ölçüde azaldığını ve hareket edebildiğini ifade ederek, tedavi sürecinde emeği geçen hastane yönetimi, doktorlar, hemşireler ve tüm sağlık çalışanlarına teşekkür etti.Kaynak: İHA
SAĞLIK
DEPREM SONRASI KAYGI HER ZAMAN HASTALIK DEĞİL!
Deprem gibi büyük afetler sonrası kaygı ve stres tepkilerinin herkes için aynı şekilde yaşanmadığını belirten Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Erman Şentürk, bazı belirtilerin zaman içinde azalabileceğini söyledi. Travmayı hatırlatan ses, görüntü, tarih ve haberlerin yıllar sonra bile bazı kişilerde korku ve sıkıntıyı yeniden tetikleyebileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Şentürk, “Bu, olayın hiç geride kalmadığı anlamına gelmez; Deprem gibi büyük afetler sonrası kaygı ve stres tepkilerinin herkes için aynı şekilde yaşanmadığını belirten Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Erman Şentürk, bazı belirtilerin zaman içinde azalabileceğini söyledi.Travmayı hatırlatan ses, görüntü, tarih ve haberlerin yıllar sonra bile bazı kişilerde korku ve sıkıntıyı yeniden tetikleyebileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Şentürk, “Bu, olayın hiç geride kalmadığı anlamına gelmez; bazı hatırlatıcıların yıllar sonra bile güçlü bir duygusal karşılığı olabileceğini gösterir.” dedi. Deprem kaygısının tek başına bir ruhsal bozukluk anlamına gelmediğini vurgulayan Doç. Dr. Şentürk, önemli olanın hazırlıklı olmakla sürekli tehlike içinde yaşamak arasındaki dengeyi kurabilmek olduğunu hatırlattı.Üsküdar Üniversitesi NPİSTANBUL Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Doç. Dr. Erman Şentürk, 17 Ağustos 1999 depreminin yıl dönümü yaklaşırken, deprem gibi büyük felaketlerin ardından ortaya çıkabilen kaygı ve travma tepkilerinin nasıl yönetilebileceği; yetişkinlerin ve çocukların ne zaman profesyonel desteğe ihtiyaç duyabileceği hakkında açıklamalarda bulundu.Büyük bir deprem yaşamış herkes travma sonrası stres bozukluğu geliştirmez!Çok ağır ve tehdit edici olayların anılarının, sıradan anılardan farklı biçimde hatırlanabildiğini ifade eden Doç. Dr. Erman Şentürk, “Kişi yaşananların üzerinden yıllar geçtiğini bilir; buna rağmen olayı hatırlatan bir ses, sarsıntı, görüntü, tarih ya da haber, o dönemde yaşanan korku ve sıkıntıyı yeniden belirgin hale getirebilir.” dedi.Travma sonrası stres belirtileri olan kişilerde olayın istenmeden hatırlanması durumunda, kâbuslar, hatırlatıcılara karşı yoğun duygusal veya bedensel tepkiler ve kolay irkilme görülebileceğine işaret eden Doç. Dr. Şentürk, “Ancak önemli bir ayrım yapmak gerekir; büyük bir deprem yaşamış herkes travma sonrası stres bozukluğu geliştirmez. İnsanların önemli bir kısmında ilk dönemde görülen yoğun stres tepkileri zaman içerisinde azalır.” şeklinde konuşu.Yıl dönümleri, yıllar sonra bile travmaya ait anıları ve duyguları yeniden tetikleyebilir!Yıllar sonra bazı kişilerde belirtilerin yeniden belirginleşmesini yalnızca ‘olayı atlatamamış olmak’ şeklinde açıklamanın doğru olmadığına değinen Doç. Dr. Şentürk, şöyle devam etti:“Travmanın şiddeti, ölüm veya yaralanma tehdidi, yakın kaybı, enkaz altında kalma, sonrasında yaşanan barınma ve güvenlik sorunları, kişinin daha önceki yaşantıları ve sosyal desteği gibi pek çok etken ruhsal etkilerin seyrinde rol oynar. Ayrıca 17 Ağustos gibi yıl dönümleri de bazı kişilerde anıları ve o döneme ait duyguları daha görünür hale getirebilir. Bu, olayın hiç geride kalmadığı anlamına gelmez; bazı hatırlatıcıların yıllar sonra bile güçlü bir duygusal karşılığı olabileceğini gösterir.”Sorun, hazırlıklı olmakla sürekli tehlike içinde yaşamak arasındaki sınırın kaybolmasıyla başlar!Deprem konusunda kaygı duymanın, özellikle gerçek bir deprem riski bulunan bir toplumda, tek başına ruhsal bir bozukluk belirtisi olmadığını aktaran Doç. Dr. Şentürk, “Belirli düzeyde kaygı insanı önlem almaya, yaşadığı binanın güvenliğini sorgulamaya ve afet planı hazırlamaya yöneltebilir. Sorun, olası tehlikeye karşı hazırlıklı olmak ile sürekli tehlike olacakmış gibi yaşamak arasındaki sınırın kaybolmasıyla başlar.” dedi.Özellikle büyük depremlerden veya yoğun deprem tartışmalarından sonra insanların küçük sarsıntılara ve bina seslerine daha fazla dikkat edebileceğini dile getiren Doç. Dr. Şentürk, “Gece uykudan daha kolay uyanabilir, yakınlarına ulaşamama ya da bulundukları binanın güvenliği konusunda daha sık endişelenebilirler. Bu durumu toplumun tamamına ait bir psikiyatrik tablo gibi tanımlamak doğru olmaz. Daha çok, gerçek riskin ve belirsizliğin bulunduğu bir ortamda kaygının ve tehdit algısının toplumun geniş kesimlerinde artabilmesinden söz edebiliriz. Afetlerden sonra kaygı, üzüntü, uyku güçlüğü, huzursuzluk ve çabuk öfkelenme gibi stres tepkilerinin yaygın olması beklenen bir durumdur ve çoğu kişide zaman içinde azalır. Burada ruh sağlığı açısından önemli olan, belirsizliği tamamen ortadan kaldırmaya çalışmak değil, kontrol edebildiğimiz ve edemediğimiz alanları birbirinden ayırabilmektir. Binanın güvenliği, aile afet planı, acil durum çantası ve doğru bilgi kaynaklarına ulaşmak konusunda yapılabilecekler vardır. Buna karşılık depremin tam olarak ne zaman olacağını sürekli düşünerek kesinlik aramak, çoğu zaman kişiye gerçek bir kontrol sağlamaz. ” açıklamasını yaptı.Korkulan ortamlardan sürekli kaçınmak, uzun vadede kaygıyı kalıcı hale getirebilir!Günlük hayatta hafif bir sarsıntı hissi veya bina gürültüsü gibi tetikleyiciler karşısında deprem kaygısı nükseden bireylere önerilerde bulunan Doç. Dr. Erman Şentürk, şunları söyledi:“İlk yapılması gereken, gerçekten bir deprem olup olmadığını değerlendirmek ve gerçek bir sarsıntı varsa afet güvenliğiyle ilgili önerilere uymaktır. Ruhsal açıdan rahatlamaya çalışmak hiçbir zaman fiziksel güvenliğin önüne geçmemelidir.Gerçek bir tehlikenin olmadığı anlaşıldığında ise kişi önce yaşadığı tepkinin farkına varabilir. Yoğun kaygı sırasında kalp atımının hızlanması, terleme, titreme, nefesin sıklaşması ve çevredeki hareketlere aşırı dikkat kesilme görülebilir. Böyle bir anda kişinin çevresindeki somut ayrıntılara dikkatini yöneltmesi, bulunduğu yeri ve zamanı kendisine hatırlatması, oturuyorsa ayaklarının yere temasına odaklanması ve solunumunu zorlamadan yavaşlatması bedensel gerginliğin azalmasına yardımcı olabilir. Travmatik stresle başa çıkmada gevşeme yöntemleri, dikkati yeniden günlük etkinliklere yöneltmek ve sosyal destekten yararlanmak önerilen yöntemler arasındadır.Bunun yanında kişinin korktuğu her ortamdan uzaklaşması uzun vadede iyi bir çözüm değildir. Örneğin asansöre, kapalı mekâna veya yüksek bir binaya girmekten sürekli kaçınmak başlangıçta rahatlatıcı olabilir; ancak kaçınma giderek genişliyor ve kişinin hayatını belirlemeye başlıyorsa sorun daha kalıcı hale gelebilir. Bu durumda yalnızca o anki paniği yatıştırmak yerine kaygının bütünüyle değerlendirilmesi gerekir.”Hedef haberlerden tamamen uzaklaşmak değil, bilgiyle daha sağlıklı bir ilişki kurabilmek!Deprem gibi kontrolümüzün sınırlı olduğu konularda daha fazla bilgi edinmenin, kısa süreli olarak belirsizliği azaltıyormuş hissi verebileceğini aktaran Doç. Dr. Şentürk, “Bu nedenle kişi haber sitelerini, deprem uygulamalarını veya sosyal medyayı tekrar tekrar kontrol etmeye başlayabilir. Burada bilgi edinmek ile sürekli kontrol etmek arasında önemli bir fark vardır.” dedi.Afetle ilgili görüntülere ve haberlere aşırı maruz kalmanın sıkıntıyı artırabileceğini hatırlatan Doç. Dr. Şentürk, “Bu nedenle afet sonrası ruh sağlığına ilişkin önerilerde, haber ve sosyal medya kullanımının sınırlandırılması, özellikle de aynı yıkım ve kayıp görüntülerinin tekrar tekrar izlenmemesi öneriliyor. Bu özellikle çocuklar için önemlidir. Bu noktada ‘deprem haberi izlemek travma yaratır’ gibi doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi kurmak doğru değildir. Ancak saatler boyunca yıkım görüntülerini, doğruluğu belirsiz tahminleri ve en kötü senaryoları takip etmek kişinin zihninin sürekli aynı tehditle meşgul olmasına neden olabilir. Ayrıca sosyal medyada bilimsel bilgiyle spekülasyon birbirine kolaylıkla karışabilir. Bu nedenle hedef haberlerden tamamen uzaklaşmak değil, bilgiyle daha sağlıklı bir ilişki kurmaktır. Güvenilir kaynakları tercih etmek, gün içinde haber kontrolünü belirli zamanlarla sınırlandırmak ve özellikle yatmadan önce yoğun afet görüntülerine maruz kalmamak daha dengeli bir yaklaşım olacaktır.” ifadelerini kullandı.Çocuğa yaşına uygun, doğru ve anlaşılır bilgi vermek en önemli şeylerden biri!Çocukların deprem sonrasında verdikleri tepkilerin yaşlarına ve gelişim dönemlerine göre değişebileceğine dikkat çeken Doç. Dr. Şentürk, “Bazı çocuklar korkularını açıkça ifade ederken bazıları daha fazla ebeveyne yakın durma, uyku sorunları, huzursuzluk, öfke, dikkat güçlüğü veya daha önce kazanılmış bazı becerilerde gerileme gibi değişiklikler gösterebilir. Ergenlerde ise içe kapanma, huzursuzluk, çabuk öfkelenme, uyku ve dikkat sorunları veya okul işlevselliğinde değişiklikler görülebilir. Bu belirtilerin ortaya çıkması tek başına çocukta travma sonrası stres bozukluğu olduğu anlamına gelmez.” dedi.Bu tip durumlar karşısında ebeveynlere önerilerde bulunan Doç. Dr. Şentürk, “En önemli şeylerden biri çocuğa yaşına uygun, doğru ve anlaşılır bilgi vermektir. ‘Bir daha asla deprem olmayacak’ gibi yerine getirilmesi mümkün olmayan güvenceler vermek yerine, ‘depremin ne zaman olacağını bilmiyoruz ama güvende kalmak için neler yapacağımızı biliyoruz’ gibi gerçekçi bir dil tercih edilebilir. Çocuğun konuşmak istediğinde dinlenmesi önemlidir; ancak yaşadıklarını tekrar tekrar anlatmaya zorlanması gerekmez. Günlük rutinlerin, okulun, oyunun ve sosyal ilişkilerin mümkün olduğunca yeniden kurulması çocuk için öngörülebilirliği artırır. Aynı zamanda televizyon ve sosyal medyadaki yıkım ve ölüm görüntülerine tekrar tekrar maruz kalması sınırlandırılmalıdır. Çocukların afet görüntülerine tekrar tekrar maruz kalmasının korku ve sıkıntıyı yeniden artırabileceği bilindiği için bu konuda özellikle dikkatli olunmalıdır. Ebeveynlerin kendi kaygılarını tamamen gizlemeleri de gerekmez. Çocuk bir yetişkinin üzgün veya endişeli olduğunu görebilir. Önemli olan, yetişkinin kendi kaygısını çocuğun taşıması gereken bir yük haline getirmemesi ve çocuğa durumla baş edilebildiğini hissettirebilmesidir.” diye konuştu.Travma ile bedensel hastalıklar arasında doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi yok!Yaşanan bir travmayı ‘işlememenin’ mutlaka ileride fiziksel bir hastalık oluşturmayacağını vurgulayan Doç. Dr. Erman Şentürk, “Ruhsal travma ile bedensel hastalıklar arasında bu kadar basit ve doğrudan bir neden-sonuç ilişkisi yoktur.” dedi.Buna karşılık uzun süre devam eden travma sonrası stres belirtilerinin bedensel sağlıkla ilişkili olduğuna dair güçlü bir bilimsel literatür olduğunun altını çizen Doç. Dr. Şentürk, sözlerini şöyle tamamladı:“Travma sonrası stres bozukluğu; uyku bozuklukları, bedensel gerginlik, sigara veya alkol kullanımındaki artış, fiziksel aktivitenin azalması ve sağlık hizmetlerinden yeterince yararlanamama gibi birçok etkenle birlikte görülebilir. Çalışmalarda travma sonrası stres bozukluğu ile bazı kardiyovasküler ve diğer kronik sağlık sorunları arasında da ilişkiler gösterilmiştir. Ancak bu bulguları ‘travma doğrudan şu hastalığı yapar’ biçiminde yorumlamak doğru değildir; biyolojik, davranışsal ve sosyal birçok etken bu ilişkiye katkıda bulunabilir.Ayrıca uzun süreli stres mevcut sağlık sorunlarının yönetimini güçleştirebilir. Uyku bozulabilir, kişi tedavisine veya günlük rutinlerine daha az dikkat edebilir; baş ağrısı, kas gerginliği ve mide-bağırsak yakınmaları gibi bedensel şikâyetler de stres dönemlerinde artabilir. Profesyonel destek için yalnızca belirli bir sürenin dolmasını beklemek doğru değildir. Depremi hatırlatan durumlarda yoğun sıkıntı yaşanması, kâbusların veya istemsiz anıların sürmesi, sürekli tetikte olma, belirgin kaçınma, uyku sorunları, depresif belirtiler veya panik atakların devam etmesi ve özellikle bunların kişinin işini, aile ilişkilerini, sosyal hayatını ya da günlük işlevselliğini etkilemeye başlaması değerlendirme için önemli işaretlerdir. Kendine zarar verme düşüncelerinin, belirgin umutsuzluğun veya alkol ve madde kullanımında artışın eşlik etmesi durumunda ise yardım aramak ertelenmemelidir. Etkili psikoterapi ve gerektiğinde ilaç tedavisi seçeneklerinin bulunduğunu da vurgulamak gerekir.”
SAĞLIK
ÇOCUKLUK ÇAĞI AŞILARI KALICI HASTALIKLARDAN KORUYOR!
Bağışıklık sistemini belirli enfeksiyon etkenlerine karşı önceden hazırlayan aşılar, çocukların ciddi ve kalıcı hasara yol açabilecek hastalıklardan korunmasında önemli rol oynuyor. Aşılar, belirli bir mikrobun zayıflatılmış ya da etkisizleştirilmiş kısımlarını içererek, bağışıklık sisteminin bu mikrobu önceden tanımasını ve ona karşı savunma geliştirmesini sağlıyor. Böylece kişi gelecekte aynı mikroba maruz kaldığında, bağışıklık sistemi daha hızlı ve Bağışıklık sistemini belirli enfeksiyon etkenlerine karşı önceden hazırlayan aşılar, çocukların ciddi ve kalıcı hasara yol açabilecek hastalıklardan korunmasında önemli rol oynuyor. Aşılar, belirli bir mikrobun zayıflatılmış ya da etkisizleştirilmiş kısımlarını içererek, bağışıklık sisteminin bu mikrobu önceden tanımasını ve ona karşı savunma geliştirmesini sağlıyor. Böylece kişi gelecekte aynı mikroba maruz kaldığında, bağışıklık sistemi daha hızlı ve etkili şekilde harekete geçerek hastalığın ortaya çıkmasını engelleyebiliyor ya da hastalığın daha hafif geçirilmesini sağlıyor. Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. Meltem Güneş Aslan, “1-31 Ağustos Ulusal Aşı Farkındalık Ayı” kapsamında çocukluk çağı aşılarının önemi, aşılama takvimi ve ailelerin merak ettikleri konular hakkında bilgi verdi.Aşılar, bağışıklık sistemini uyararak belirli bir enfeksiyon etkenine karşı koruma sağlayan biyolojik ürünlerdir. Virüs, bakteri, parazit veya mantar gibi mikropların vücuda girerek çoğalması hastalığa neden olur. Bağışıklık sistemi ise bu mikropları yok ederek hastalıkla mücadele etmeye çalışır.Bebekler enfeksiyonlara karşı daha savunmasızBebeklik ve çocukluk döneminde aşılama büyük önem taşır. Yenidoğan bebekler, dış dünyadaki mikroplara karşı henüz tamamen gelişmemiş bir bağışıklık sistemine sahiptir. Anneden plasenta aracılığıyla bebeğe geçen koruyucu antikorlar da yaşamın ilk aylarında giderek azalır. Bu nedenle doğumdan sonraki ilk günler ve aylarda başlayan aşılama, bağışıklık sistemi henüz gelişmekte olan bebek ve çocukların ölümcül olabilen veya kalıcı hasara yol açabilen bulaşıcı hastalıklardan korunmasına yardımcı olur.Aşılama yalnızca aşılanan çocuğun sağlığı açısından değil, toplum sağlığı açısından da önem taşır. Bir enfeksiyon etkenine karşı toplumun büyük bölümünün aşılanması, hastalığın yayılma zincirinin kırılmasına katkı sağlar. Sürü bağışıklığı olarak ifade edilen bu durum sayesinde, henüz aşılaması tamamlanmamış küçük bebekler ile kanser hastaları gibi bağışıklık sistemi düşük bireylerin de enfeksiyonlardan dolaylı olarak korunması mümkün olur.Ulusal aşı takviminde hangi aşılar bulunuyor?Çocukluk dönemi ulusal aşı takvimi;Bunların yanı sıra influenza (grip) aşısı, rotavirüs aşısı, meningokok aşısı, RSV aşısı ve HPV aşısı da doktorun tavsiyesi doğrultusunda farklı yaş gruplarında uygulanabilecek aşılar arasında yer alır.Aşılama doğumdan hemen sonra başlıyorBebek ve çocuklarda aşılama, doğumdan hemen sonra uygulanan Hepatit B aşısı ile başlamaktadır. Hayatın ilk 1-2 yılı içerisinde birincil koruma serisi tamamlanırken, ilerleyen yaşlarda farklı dönemlerde uygulanan pekiştirme dozlarıyla bağışıklığın devamlılığı sağlanmaktadır. Prematüre bebeklerde de aşılama süreci özel bir önem taşımaktadır. Prematüre bebeklere aşılar, gebelik haftasından bağımsız olarak takvim yaşına göre uygulanmaktadır. Aşılar tam doz olarak ve uygun aralıklarla yapılmaktadır. Hepatit B aşısının ilk dozunda ise bebeğin vücut ağırlığı dikkate alınarak ilk doz bebeğin vücut ağırlığı 2000 grama ulaştıktan sonra uygulanmaktadır.Aşı takibinde ailelerin rolü büyükAilelerin çocuklarının aşılarını zamanında yaptırmaları ve aşı takvimini düzenli şekilde takip etmeleri da büyük önem taşır. Düzenli hekim kontrolleri sırasında çocukların aşı durumları değerlendirilerek takip edilmektedir. Herhangi bir nedenle aşı takviminde gecikme yaşanması veya bazı aşıların zamanında yapılamaması durumunda ise aşılama için süreç tamamen kaybedilmez. Kaçırılan aşıların, doktor tarafından belirlenen yeni bir takvim doğrultusunda tamamlanabilmektedir.Aşıların yan etkileri çoğunlukla hafif ve geçiciAşı uygulamalarından sonra genellikle herhangi bir yan etki görülmezken, bazı kişilerde geçici ve hafif yan etkiler ortaya çıkabilir. Aşıya bağlı en sık görülen yan etkiler arasında aşının uygulandığı bölgede kızarıklık ve şişlik, hafif ateş, baş ağrısı, kas ağrısı ve döküntü olabilir. Nadiren alerjik reaksiyonlar gibi daha ciddi yan etkiler de görülebilir.Aşıların güvenilirliğine ilişkin değerlendirmeler ise uzun ve titiz bilimsel süreçlerden geçer. Aşılar, etkinlikleri ve yan etki gelişimi açısından klinik çalışmaları tamamlandıktan sonra ruhsatlandırılır. Üretim ve dağıtım aşamalarında da çok sıkı kontrollerden geçirilir. Türkiye’de kullanılan aşılar; Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa İlaç Ajansı (EMA), ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) veya T.C. Sağlık Bakanlığı Türkiye İlaç ve Tıbbi Cihaz Kurumu (TİTCK) tarafından ruhsatlandırılmış aşılardan oluşur.Bilimsel araştırmalar aşılar ile otizm arasında ilişki olmadığını gösteriyorAşılarla ilgili toplumda zaman zaman çeşitli yanlış inanışlar da gündeme gelebilir. Bunlardan biri, aşıların otizm spektrum bozukluğuna neden olduğu yönündeki iddialardır. Bu iddialar üzerine çok sayıda bilimsel araştırma yapılmış ve aşılar ile otizm arasında bir ilişki olmadığı ortaya konulmuştur. Aşılama sonrasında ortaya çıkabilen hafif ateş ve kırgınlık gibi belirtiler, hastalık geliştiği anlamına gelmez. Bu belirtiler, bağışıklık sisteminin aşıya verdiği yanıtın bir sonucu olarak görülür.Aşılar çocuk ve toplum sağlığı açısından hayati önem taşıyorÇocukların aşılarının düzenli olarak yaptırılması ve aşı takviminin sağlık çalışanlarıyla iş birliği içerisinde takip edilmesi gerekmektedir. Bağışıklama programları, bulaşıcı hastalıkların azaltılması ya da tamamen ortadan kaldırılmasında en etkin ve en ekonomik müdahale yöntemlerinden biridir. Bağışıklama sayesinde her yıl milyonlarca çocuğun hayatının korunmasına katkı sağlanmaktadır.
YAŞAM
Aşırı Sıcaklar Kalp Ve Damar Hastaları İçin Riski Artırıyor
Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ünal Aydın, aşırı sıcak havaların özellikle kalp ve damar hastalığı bulunan kişiler açısından ciddi riskler oluşturabileceğine dikkat çekerek; yeterli sıvı tüketimi, ilaçların düzenli kullanılması, günün en sıcak saatlerinden kaçınılması ve ani sıcaklık değişimlerine karşı dikkatli olunması gerektiğini söyledi.Yaz aylarında artan hava sıcaklıkları yalnızca günlük yaşam konforunu değil, kalp ve damar sistemini de doğrudan etkileyebiliyor. Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı Prof. Dr. Ünal Aydın, aşırı sıcaklarda vücudun ısı dengesini koruyabilmek için daha fazla çalıştığını belirterek, özellikle kalp ve damar hastalığı bulunan kişilerin sıcak havalarda daha dikkatli olması gerektiğini ifade etti.“Sıcak hava kalbin üzerindeki yükü artırıyor”Aşırı sıcaklara maruz kalındığında vücutta çeşitli fizyolojik değişikliklerin meydana geldiğini belirten Prof. Dr. Ünal Aydın, tansiyon düşüklüğü, çarpıntı, metabolizma hızında artış ve nefes almakta zorlanma gibi belirtilerin görülebileceğini söyledi.Aydın, sıcak havalarda damarların genişlemesi ve terlemeyle birlikte yaşanan sıvı kaybının dolaşım sistemi üzerinde ek yük oluşturabileceğine işaret ederek, özellikle kalp ve damar hastalığı bulunan kişilerin koruyucu önlemleri ihmal etmemesi gerektiğini vurguladı.“Kalp ilaçları kesinlikle aksatılmamalı”Kalp ve damar hastalığı nedeniyle tedavi gören kişilerin hekimleri tarafından düzenlenen tedavi programına devam etmelerinin önem taşıdığını belirten Aydın, “Kalp ve damar sistemiyle ilgili bir riskimiz varsa ve bununla ilgili tedavi başlanmışsa ilaçlarımızı düzenli kullanmalıyız. Bunun yanında sıcak havalarda yeterli miktarda sıvı tüketmek de büyük önem taşıyor” dedi.Prof. Dr. Aydın, kullanılan bazı kalp ve tansiyon ilaçlarının sıcak havalarda sıvı ve tansiyon dengesi açısından ayrıca değerlendirilmesi gerekebileceğini, ancak hastaların ilaç dozlarını kendi başlarına değiştirmemesi gerektiğinin altını çizdi.Günün en sıcak saatlerine dikkatÖzellikle güneşin ve sıcaklığın yoğun olduğu öğle saatlerinde mümkün olduğunca dış ortamdan uzak durulmasını öneren Aydın, herkesin aynı yaşam ve çalışma koşullarına sahip olmadığının da göz önünde bulundurulması gerektiğini söyledi.Evinde uygun iklimlendirme imkânı bulunmayan kişilerin, mümkünse sıcaklığın kontrol altında tutulduğu kamuya açık ortak alanlardan yararlanabileceğini belirten Aydın, açık havada çalışmak zorunda olan kişilerin ise günün en sıcak dönemlerinde doğrudan güneşten korunmasının, daha serin ve gölgeli alanlarda mola vermesinin ve sıvı tüketimini ihmal etmemesinin önemli olduğunu ifade etti.Klimada ani sıcaklık değişiminden kaçınınProf. Dr. Ünal Aydın, yaz aylarında sık yapılan hatalardan birinin de çok soğuk bir ortamdan aniden aşırı sıcak havaya çıkmak veya tam tersine, çok sıcak bir ortamdan bir anda çok soğuk ve klimalı bir ortama girmek olduğunu belirtti.“Geçişlerin mümkün olduğunca daha yumuşak olması gerekiyor” diyen Aydın, klima kullanılan ev, iş yeri ve araçlarda ortam sıcaklığının gereğinden fazla düşürülmemesini önerdi.Aydın, “Ortam sıcaklığını yaklaşık 21 derecenin altına düşürmeyi önermiyoruz. Çok soğuk bir ortamdan bir anda sıcak havaya çıkmak ya da aşırı sıcaktan çok soğuk bir ortama geçmek özellikle kalp ve damar hastaları açısından olumsuz etkiler oluşturabilir” dedi.“Kalp ve damar hastaları sıcak havayı hafife almamalı”Aşırı sıcak dönemlerinde kalp ve damar hastalığı bulunan kişilerin risklerinin artabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Ünal Aydın, özellikle ileri yaşta olanların ve mevcut kalp-damar hastalığı bulunanların sıcak hava uyarılarını dikkate almalarının önemli olduğunu belirtti.Aydın, sıcak günlerde alınabilecek temel önlemleri şöyle sıraladı: Hekim tarafından verilen kalp ve damar ilaçlarını düzenli kullanın. Yeterli sıvı tüketimine dikkat edin. Günün en sıcak saatlerinde mümkün olduğunca doğrudan güneşe çıkmayın. Açık havada çalışıyorsanız gölgede ve daha serin alanlarda düzenli molalar verin. Ev ve çalışma ortamlarında sıcaklık ve nemi mümkün olduğunca kontrol altında tutun. Klima sıcaklığını aşırı düşürmeyin. Çok sıcak ve çok soğuk ortamlar arasında ani geçişlerden kaçının. Çarpıntı, belirgin nefes darlığı, göğüs ağrısı, bayılma veya ciddi halsizlik gibi olağan dışı belirtilerde tıbbi değerlendirmeyi geciktirmeyin. Prof. Dr. Ünal Aydın, aşırı sıcakların özellikle kalp ve damar hastaları açısından yalnızca bir konfor sorunu olarak değerlendirilmemesi gerektiğini belirterek, “Basit görünen önlemler sıcak havanın kalp ve dolaşım sistemi üzerindeki yükünü azaltmak açısından son derece önemlidir” ifadelerini kullandı.
SAĞLIK
Dikkati vücuda yöneltmek bağışıklık tepkisini değiştirdi: yeni çalışma
Dikkatimizi nereye yönelttiğimizin, acıyı nasıl algıladığımızı değiştirebildiğini biliyoruz. Yeni araştırmalar, dikkatin yalnızca acının hissini değil, bağışıklık tepkisini de etkileyebileceğini gösteriyor. En son ne zaman canınızın yandığını düşünün. Acıya odaklandığınızda, daha şiddetli hissedilebilir. Oysa bir sohbet, bir iş ya da komik bir video gibi bir şey dikkatinizi dağıttığında, acı bir anda daha az fark edilir hale gelebilir.Bu yüzden bir yerimiz acıdığında, bununla baş etmenin en iyi yolunun dikkatimizi dağıtmak olduğunu düşünmek doğal görünebilir.Ancak yeni araştırmalar, dikkati doğrudan etkilenen bölgeye yöneltmenin aslında daha güçlü bir etki yaratabileceğini gösteriyor.Dikkatin yalnızca bir yaralanmanın nasıl hissedildiğini mi değiştirdiğini, yoksa vücudun buna verdiği yanıtı gerçekten değiştirip değiştirmediğini anlamak için Bar-Ilan Üniversitesi Azrieli Tıp Fakültesi’nden Dr. Liron Rozenkrantz ve ekibi üç önceden kayıtlı deney gerçekleştirdi. İlk olarak katılımcıların koluna histaminle küçük bir cilt delme testi uygulandı ve bu, hafif ve geçici bir iltihaplanma reaksiyonuna yol açtı.Daha sonra, ya dikkatlerini etkilenen bölgedeki hislere yoğunlaştırmaları ya da video izleyerek veya çeşitli görevlerle kendilerini oyalamaları istendi.Sonraki 20 dakika boyunca araştırmacılar oluşan şişlik ve kızarıklığı, ayrıca katılımcıların fizyolojik tepkilerindeki değişiklikleri ölçtü.Nature Human Behaviour(kaynak İngilizce)dergisinde yayımlanan sonuçlara göre, katılımcılar bedensel duyumlarına odaklandığında iltihabi tepki yaklaşık bir buçuk kat daha düşük oldu.Katılımcıların yaklaşık yüzde 90’ında, dikkatleri dağıtıldığında yanıt daha güçlüydü.Bu bulguyu özellikle şaşırtıcı kılan, değişimin yalnızca katılımcıların rahatsızlığı nasıl deneyimlediğine ilişkin olmaması. Araştırmacılar derinin kendisindeki fiziksel iltihaplanma tepkisini ölçtü ve bunun, katılımcıların dikkatlerini nereye yönelttiklerine bağlı olarak değiştiğini gördü.“Özellikle çarpıcı olan, dikkatin iltihaplı bölgeye yöneltilmesinin yalnızca katılımcıların yaşadıklarını değil, iltihabi yanıtın kendisini de değiştirmesiydi” dedi Dr. Rozenkrantz.“Bu da, bedende olup bitenlere dair öznel deneyimimizin yalnızca pasif bir süreç olmadığı, fizyolojik tepkilerin nasıl düzenlendiğine etkin biçimde katkıda bulunabileceği olasılığını gündeme getiriyor.”Araştırmacılar, bu etkiyi açıklamaya yardımcı olabilecek iki olası mekanizma belirledi. İlk olarak, dikkatin, beynin iltihaplı bölgeden gelen duyusal sinyalleri işleme biçimini etkilediği görülüyor.İkinci olarak, bedensel duyumlara odaklanmanın, iltihabı düzenlemeye yardımcı olan vagus siniri de dahil olmak üzere parasempatik sinir sistemindeki artmış etkinlikle bağlantılı olduğu bulundu.Bulgular, her iki yolun da bu etkiye katkıda bulunabileceğini gösteriyor.Çalışma kontrollü laboratuvar koşullarında gerçekleştirildi ve histaminle yapılan küçük bir deri delme işlemi sonrasında deride ortaya çıkan kısa süreli iltihabi yanıt incelendi. Bulgular, dikkati yönlendirmenin iltihabı, hastalıkları ya da kronik sağlık sorunlarını tedavi edebileceğini göstermiyor.Benzer etkilerin gerçek yaşam koşullarında ve daha uzun zaman dilimlerinde ortaya çıkıp çıkmadığını anlamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç var.Yine de bu sonuçlar, beyin ile bedenin sürekli çift yönlü bir iletişim içinde olduğuna dair artan kanıtlara yenilerini ekliyor.Dikkatimizi nereye yönelttiğimiz, öznel deneyimimizin ötesine geçen sonuçlar doğurabilir; vücudun içindeki ölçülebilir biyolojik süreçleri bile etkileyebilir.Kaynak: Euronews Sağlık
SAĞLIK
Geçmeyen şişlik ve ağrıyı hafife almayın! Sarkomun ilk belirtisi olabilir
Vücutta uzun süre geçmeyen bir şişlik ya da nedeni açıklanamayan kemik ağrısı, çoğu zaman önemsenmeyebiliyor. Ancak uzmanlar bu belirtilerin nadir görülen fakat ciddi sonuçlar doğurabilen sarkomun habercisi olabileceğine dikkat çekiyor Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Prof. Dr. Mehmet Ali Deveci, kemik, kas, yağ dokusu, damar, sinir ve bağ dokusu gibi destek dokulardan kaynaklanan sarkomların nadir görülmesine rağmen erken tanının büyük önem taşıdığını belirtti.Vücutta ele gelen her kitle kanser anlamına gelmese de, bazı özellikler taşıyan şişliklerin mutlaka uzman tarafından değerlendirilmesi gerekiyor. Prof. Dr. Deveci, özellikle uzun süre kaybolmayan, giderek büyüyen, sert yapıda olan, derin dokuda hissedilen veya ağrıya neden olan kitlelerin ihmal edilmemesi gerektiğini vurguladı.Prof. Dr. Deveci, sarkomların bazen hiçbir ağrı oluşturmadan yalnızca bir kitle şeklinde ortaya çıkabileceğini belirterek, ağrı olmamasının kitlenin önemsiz olduğu anlamına gelmediğini söyledi.Prof. Dr. Mehmet Ali Deveci, sarkomun yalnızca yumuşak dokularda değil, kemiklerde de gelişebileceğini söyleyerek, sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu durumda geçmeyen kemik ağrısı, özellikle geceleri artan ağrı, şişlik, hareket kısıtlılığı, topallama ve hassasiyet gibi belirtiler görülebiliyor. Çocuk, ergen ve genç erişkinlerde görülen uzun süreli kol, omuz, bacak veya diz çevresi ağrıları zaman zaman büyüme ağrısı ya da spor yaralanmasıyla karıştırılabiliyor. Ancak, dinlenmeye rağmen geçmeyen veya giderek şiddetlenen ağrılarda vakit kaybetmeden hekime başvurulması öneriliyor."Sarkom şüphesi bulunan hastalarda tanı sürecinin deneyimli merkezlerde yürütülmesi gerektiğini belirten Prof. Dr. Mehmet Ali Deveci, fizik muayenenin ardından Manyetik Rezonans (MR), Bilgisayarlı Tomografi ve biyopsi gibi ileri tetkiklerden yararlanılabileceğini ifade etti.Uzmanlar, kitlenin rastgele çıkarılmasının ya da uygun olmayan müdahalelerin sonraki tedavi sürecini zorlaştırabileceğini belirterek, biyopsi ve cerrahi planlamasının mutlaka bu alanda deneyimli ekipler tarafından yapılması gerektiğini vurguladı.Sarkom tedavisinde tümörün tipi, boyutu, bulunduğu bölge ve yayılım durumu dikkate alınarak kişiye özel bir tedavi planı oluşturuluyor. Cerrahi, radyoterapi ve kemoterapi gibi yöntemler hastanın durumuna göre birlikte uygulanabiliyor.Bu nedenle, ortopedi ve travmatoloji, medikal onkoloji, radyasyon onkolojisi, radyoloji ve patoloji uzmanlarının birlikte çalıştığı multidisipliner merkezlerde değerlendirme yapılması tedavinin başarısını artıran önemli unsurlar arasında yer alıyor.Prof. Dr. Deveci, her kitlenin sarkom anlamına gelmediğini ancak uzun süredir geçmeyen, büyüyen ya da günlük yaşamı etkilemeye başlayan şişlik ve ağrıların mutlaka uzman hekim tarafından değerlendirilmesi gerektiğini belirtti.Deveci, "Erken tanı, hem tedavi seçeneklerinin artırılması hem de hastalığın daha başarılı şekilde yönetilebilmesi açısından kritik önem taşıyor" dedi.Kaynak: Haberturk
SAĞLIK
Sosyal Medya Diyetlerine Uzman Uyarısı: Bilim Değil Pazarlama
Manisa Celal Bayar Üniversitesi Diyetisyeni Hale Aslantaş, sosyal medyadaki popüler diyet akımlarının bilimsel temelden uzak, ticari pazarlama stratejileri olduğunu belirtti. Unvan erozyonu ve kişiye özel beslenme konusunda uyardı. Manisa Celal Bayar Üniversitesi (MCBÜ) Hafsa Sultan Hastanesi Diyetisyen Hale Aslantaş, sosyal medyada yer alan popüler diyet akımlarının bilimsel temellerden uzak, ticari ve pazarlama odaklı süreçler olduğunu söyledi.Sosyal medyada hızla yayılan popüler diyet akımlarının sağlık devrimi mi yoksa pazarlama stratejisi mi olduğu tartışılırken, uzmanlardan konuyla ilgili kritik bir uyarı geldi. MCBÜ'de görevli Diyetisyen Aslantaş, sabah uyanır uyanmaz telefon ekranlarında karşılaşılan diyet ve kilo verme anlatımlarına dikkat çekerek, "Karşımıza çıkan videolardan birisinde '10 günde 5 kilo verdiren gizli diyet: Kereviz sapı ve kolajen kürü' Birkaç saniye sonra, filtresiz bile pürüzsüz görünyen karın kaslarıyla bir influencer elindeki renkli detoks çayını yudumluyor ve 'Bu ürünü kullanmıyorsanız kendinize haksızlık ediyorsunuz' diye vicdan azabı aşılıyor. Hemen arkasından bir başkası 'Ekmeği kestim, 20 kilo verdim' diyor; diğeri 'Meyve zehirdir, şekerdir, ağzınıza sürmeyin' diye ahkam kesiyor" ifadelerini kullandı.Sosyal medyanın son yıllarda devasa bir "sağlık ve diyet" pazarına dönüştüğünü belirten Aslantaş, "Peki, her köşe başında önümüze düşen bu popüler diyetler, o kürler gerçekten bilimin onayladığı birer sağlık reçetesi mi, yoksa milyarlarca dolarlık bir pazarlama çarkının kusursuz dişlileri mi? Gelin, bir diyetisyen gözüyle şu madalyonun arkasına, o parıltılı ekranların ardındaki gerçeklere beraber bakalım" dedi.Sosyal medya diyetlerinin arkasında hızlı ve zahmetsiz sonuç alma arzusu bulunduğunu kaydeden Aslantaş, "İnsan beyni yapısı gereği hızlı, kolay ve kesin cevapları, kestirme yolları seviyor" diye konuştu.Gerçek bir beslenme programının sabır, denge ve sürdürülebilirlik istediğini, ancak bu söylemin sosyal medyada yeterince beğeni almadığını ifade eden Aslantaş, "Algoritma ne yapıyor? Şok edici başlıkları, dramatik 'öncesi-sonrası' değişim fotoğraflarını ve tek bir besini (yulafı, avokadoyu ya da kemik suyunu) olağanüstü gibi gösteren videoları hızla yukarı taşıyor" dedi.Sosyal medyadaki en büyük tehlikenin unvan erozyonu olduğunu vurgulayan Aslantaş, "Profiline 'Sağlık Koçu', 'Beslenme Danışmanı', 'Fit Yaşam Mentörü' yazan binlerce kişi, arkasında hiçbir akademik altyapı, hiçbir üniversite diploması olmadan milyonlarca insana beslenme tavsiyeleri veriyor, listeler havada uçuşuyor. Bu kişilerin ortak bir noktası var. Kendi kişisel deneyimlerini genel geçer bir bilimsel kural gibi pazarlamak" ifadelerini kullandı."Bana iyi gelen, herkese iyi gelir" yanılgısına dikkat çeken Aslantaş, klinik beslenmenin kişiye özel planlanması gereken tıbbi bir süreç olduğunu, aksi takdirde safra kesesi taşları, karaciğer yağlanması veya ciddi hormonal bozukluklara yol açabileceğini belirtti.Yumurta, kahve ve yağlar üzerinden geçmişteki akımların bugün değiştiğini hatırlatan Aslantaş, son dönemin popüler zayıflama iğneleri hakkında ise, "İlaç, beslenmenin yerine geçen sihirli bir değnek değildir" değerlendirmesinde bulundu.Sağlıklı yaşamın taze sebze, baklagil, kaliteli protein, tam tahıllar, kaliteli bir uyku ve düzenli hareketle mümkün olduğunu belirten Aslantaş, "Unutmayın, moda diyetler size geçici olarak sadece kilo verdirir, ancak bilimsel ve doğru beslenme alışkanlıkları size bir hayat kazandırır" diyerek sözlerini tamamladı.