Bizi Takip Edin

Profesör açıkladı: "Gençlerde ve kadınlarda artan kanser vakalarında mikroplastikler araştırılıyor"

Profesör açıkladı: "Gençlerde ve kadınlarda artan kanser vakalarında mikroplastikler araştırılıyor"

Habere Git

Uzun süreli uyku sorunları Alzheimer riskiyle ilişkili olabilir

Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Demet Aygün Üstel, uzun süre devam eden uyku sorunlarının bilişsel gerileme ve Alzheimer hastalığı riskiyle ilişkili olabileceğini belirtti

Habere Git

Kanser görüntülemede yeni nesil teknolojiler teşhis ve tedavide önemli yol gösteriyor

Kanser görüntülemede yeni nesil teknolojiler teşhis ve tedavide önemli yol gösteriyor

Habere Git

Çorum Fizik Tedavi Hastanesi Bakanlığın Yatırım Programına Alındı

Ankara İskilipliler Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Daşcı'nın, Çorum'un fizik tedavi ve rehabilitasyon alanındaki ihtiyaçlarının karşılanması amacıyla Sağlık Bakanlığına yaptığı kapsamlı resmi başvuru önemli bir aşamaya ulaştı. Sağlık Bakanlığı, "Çorum Erol Olçok Eğitim ve Araştırma Hastanesi Fizik Tedavi Hastanesi Ek Bina Yatırımı"nı 2027 yılı yatırım programına alınmak üzere Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığına sundu.

Habere Git

Sağlık Gündeminde Markanıza Yer Açın!

Basın bültenlerinizi, firma haberlerinizi, ürün lansmanlarınızı ve röportaj taleplerinizi bize iletin; Sağlık Gazetesi ve Sağlık Dergisi’nde yayınlayalım.

Habere Git
SAYI: 351 | TEMMUZ 2026

351. Sayı

Sağlık dergimizin 351. sayısı yayınlandı! Hemen dijital olarak inceleyin.

Dijital Okuma
PDF İndirme Seçeneği
İnteraktif Flipbook
351. Sayı

CANLI YAYIN TAKVİMİ

TÜMÜNÜ GÖR >
05
Kas
Prş
09:00 CANLI

3. Ulusal Biyomedikal Kongresi 5–8 Kasım 2026 tarihlerinde, Antalya'da Kremlin Palace Otel'de

İZLE
01
Nis
Prş
10:00 CANLI

OHSAD Kurultayı – Sağlıkta Ortak Çözüm Toplantıları

Prof. Dr. Kemal Memişoğlu - T.C. Sağlık Bakan
İZLE
15
Nis
Prş
10:00 CANLI

Tüyap Expomed Eurasia İstanbul Medikal Fuarı

İZLE

ÖNE ÇIKAN RÖPORTAJLAR

TÜMÜNÜ GÖR >
Hijyentek: Yerli Üretim Gücüyle Türkiye’nin Medikal Gururu
RÖPORTAJ

Hijyentek: Yerli Üretim Gücüyle Türkiye’nin Medikal Gururu

10 Eylül 2026 71
Kurtuba Medikal: Sabırla, Emekle, Yerli Üretimin İzinde
RÖPORTAJ

Kurtuba Medikal: Sabırla, Emekle, Yerli Üretimin İzinde

10 Eylül 2026 65
Kuzey Dora Medikal Anahtar Teslimden Satış Sonrasına Kadar Tüm Süreçlerde Hizmet Sunuyor
RÖPORTAJ

Kuzey Dora Medikal Anahtar Teslimden Satış Sonrasına Kadar Tüm Süreçlerde Hizmet Sunuyor

10 Eylül 2026 65
İMRALI’DAKİ EV VE “STATÜ” TARTIŞMASI
KÖŞE YAZISI

İMRALI’DAKİ EV VE “STATÜ” TARTIŞMASI

Mustafa DAŞCI

12 Eylül 2026 52

GÜNCEL HABERLER

TÜMÜNÜ GÖR >
İngiltere'de akıl sağlığı merkezinde hasta cinayeti: Olay nasıl gelişti, ihmaller neler? SAĞLIK
SAĞLIK

İngiltere'de akıl sağlığı merkezinde hasta cinayeti: Olay nasıl gelişti, ihmaller neler?

Londra'nın doğusundaki, İngiltere Sağlık Hizmetleri'ne (NHS) bağlı akıl sağlığı merkezinde bir hastanın başka bir hasta tarafından öldürüldüğü gece, personelin uyuduğu, telefonlarıyla ilgilendiği ve kayıtları tahrif ettiği soruşturmada ortaya çıktı. Londra'nın doğusundaki, İngiltere Sağlık Hizmetleri'ne (NHS) bağlı akıl sağlığı merkezinde bir hast…

15 Eylül 2026 6
3 yaşındaki çocuğun metastatik kanseri, deneysel tedavinin ardından yok oldu SAĞLIK
SAĞLIK

3 yaşındaki çocuğun metastatik kanseri, deneysel tedavinin ardından yok oldu

3 yaşındaki bir hastayı içeren ilham verici başarı öyküsü, bilim insanlarının katı tümörlere karşı CAR T hücresi terapisinde büyük ilerleme kaydettiğini ve potansiyel olarak hayat kurtarıcı sonuçlar elde ettiğini gösteriyor. The New England Journal of Medicine dergisinde yayımlanan bir raporda araştırmacılar, CAR T hücresi tedavisinin ardından bir…

15 Eylül 2026 8
Çay ve kahveyi böyle içenler dikkat! Kanser riski 3 kat daha yüksek çıktı SAĞLIK
SAĞLIK

Çay ve kahveyi böyle içenler dikkat! Kanser riski 3 kat daha yüksek çıktı

Oxford Üniversitesi'nin yaklaşık 1 milyon İngiliz yetişkinin verilerini incelediği geniş kapsamlı araştırmadan çay ve kahve tüketenleri yakından ilgilendiren sonuçlar çıktı. İçeceklerini "çok sıcak" tükettiğini bildirenlerde yemek borusu skuamöz hücreli karsinomu riskinin, ılık içenlere kıyasla yaklaşık 3 kat daha yüksek olduğu görüldü. Günde 6 ve…

15 Eylül 2026 8
Cem Yılmaz bastonu attı! Bu kez oğlu Kemal ile alışverişte görüntülendi SAĞLIK
SAĞLIK

Cem Yılmaz bastonu attı! Bu kez oğlu Kemal ile alışverişte görüntülendi

Kalp krizi sonrası baston kullanırken görüntülenmesiyle gündeme gelen Cem Yılmaz, bu kez daha iyi durumdaki görüntüsüyle dikkat çekti. Oğlu Kemal ile alışverişe çıkan ünlü komedyen, bastonsuz yürürken görüntülendi. Muhabirlerin sorularını yanıtlayan Yılmaz, “Bu defa bastonum yok. Kendim yürüyorum” diyerek sağlık durumuyla ilgili esprili bir mesaj …

14 Eylül 2026 1
 
Lösemili Hastalar Derneği üyeleri lenfoma farkındalığı için pedal çevirdi SAĞLIK
SAĞLIK

Lösemili Hastalar Derneği üyeleri lenfoma farkındalığı için pedal çevirdi

Lösemili Hastalar Derneği (LÖSEMA) üyeleri, 15 Eylül Dünya Lenfoma Farkındalık Günü dolayısıyla bisiklet sürdü. Lösemili Hastalar Derneği (LÖSEMA) üyeleri, 15 Eylül Dünya Lenfoma Farkındalık Günü dolayısıyla bisiklet sürdü.Dernekten yapılan açıklamaya göre, "Lenfoma için pedalla" etkinliğinde katılımcılar, Atatürk Orman Çiftliği'nden (AOÇ) Ankara Onkoloji Eğitim ve Araştırma Hastanesi'ne pedal çevirdi.Etkinliğe ilişkin değerlendirmede bulunan LÖSEMA Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Fevzi Altuntaş, lenfomaya dikkati çekmek ve hastalarla dayanışmayı güçlendirmek için bir araya geldiklerini belirtti.Lenfomanın birçok türünde tam iyileşmenin mümkün olduğuna işaret eden Altuntaş, "Bazı türleri ise uzun yıllar kontrol altında tutulabilir. Hastalığın seyri ve tedavisi, lenfomanın alt türüne ve kişinin sağlık durumuna göre değişir. Doğru tanı, uygun tedavi ve düzenli takip bu sürecin temelidir." ifadelerini kullandı.Lenfoma tedavisinde son yıllarda önemli gelişmeler yaşandığını, CAR-T hücre tedavisinin de bu gelişmeler arasında olduğunu aktaran Altuntaş, lenfoma tedavisinin ardından hastaların eğitimlerine devam edebildiğini, üniversiteye gidebildiğini, çalışma hayatına katılabildiğini, iş kurabildiğini ve aile yaşamını sürdürebildiğini kaydetti.

14 Eylül 2026 3
Tunceli’de okulların ilk günü gıda denetimi SAĞLIK
SAĞLIK

Tunceli’de okulların ilk günü gıda denetimi

Tunceli’de yeni eğitim-öğretim yılının ilk gününde, öğrencilerin sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşabilmesi amacıyla okul kantinleri ve yemekhanelerinde denetim gerçekleştirildi. Tunceli'de yeni eğitim-öğretim yılının ilk gününde, öğrencilerin sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşabilmesi amacıyla okul kantinleri ve yemekhanelerinde denetim gerçekleştirildi.Tunceliİl Tarım ve Orman Müdürlüğü Gıda Kontrol Görevlileri tarafından kent genelindeki okul kantinleri ve yemekhanelerinde kapsamlı denetimler yapıldı. Gerçekleştirilen kontrollerde, işletmelerin genel ve özel hijyen şartları, kantinlerde satışına izin verilen gıdaların mevzuata uygunluğu, ürünlerin muhafaza şartları, etiket bilgileri ile son tüketim tarihleri titizlikle incelendi. Öğrencilerin sağlıklı ve güvenilir gıdaya ulaşmasını sağlamak amacıyla gerçekleştirilen denetimlerde, gıda güvenilirliğine ilişkin mevzuat kapsamında gerekli kontroller yapıldı.İl Tarım ve Orman Müdürlüğü ekiplerinin, çocukların sağlığının korunması ve güvenilir gıdaya erişimin sağlanması amacıyla okul kantinleri ve yemekhanelerindeki denetimlerini eğitim-öğretim yılı boyunca sürdüreceği bildirildi.

14 Eylül 2026 1
Sarılık hastası bebek ambulans helikopter ile Van’a getirildi SAĞLIK
SAĞLIK

Sarılık hastası bebek ambulans helikopter ile Van’a getirildi

Van’ın Erciş ilçesinde ’yenidoğan sarılığı’ olan bebek, ambulans helikopter ile Van’a getirildi. Van'ın Erciş ilçesinde 'yenidoğan sarılığı' olan bebek, ambulans helikopter ile Van'a getirildi.Erciş Şehit Rıdvan Çevik Devlet Hastanesi'nde dünyaya gelen ve 'yenidoğan sarılığı' olan 4 günlük bebek, ileri tetkik ve tedavisi için SBÜ Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (Van YYÜ) Dursun Odabaş Tıp Merkezi'ne sevki kararlaştırıldı. Van İl Sağlık Müdürlüğü ile iletişime geçilerek helikopter ambulans talep edildi. Kısa sürede Erciş'e giden helikopter ambulans hastayı alarak Van'a nakli sağlandı.

14 Eylül 2026 1
71 yaşındaki hasta hava ambulansıyla Malatya’ya sevk edildi SAĞLIK
SAĞLIK

71 yaşındaki hasta hava ambulansıyla Malatya’ya sevk edildi

Darende Hulusi Efendi Devlet Hastanesi’nde tedavi gören 71 yaşındaki erkek hasta, felç ve inme nedeniyle hava ambulansıyla Malatya’ya sevk edildi. DarendeHulusi Efendi Devlet Hastanesi'nde tedavi gören 71 yaşındaki erkek hasta, felç ve inme nedeniyle hava ambulansıyla Malatya'ya sevk edildi.Edinilen bilgilere göre, B.O. (71) Darende Hulusi Efendi Devlet Hastanesi'ne başvurdu. Felç ve inme geçirdiği belirlenen hasta ileri tetkik ve tedavisi için hava ambulansıyla Malatya'ya sevk edildi.Hastanede tedavi altına alınan hastanın tedavisinin sürdüğü belirtildi.

14 Eylül 2026 1
SEPSİSTE ERKEN TANI VE YENİ YAKLAŞIMLARLA EZBER BOZULUYOR: HÜCRESEL DÜZEYDE HASTAYA ÖZEL TEDAVİ SAĞLIK
SAĞLIK

SEPSİSTE ERKEN TANI VE YENİ YAKLAŞIMLARLA EZBER BOZULUYOR: HÜCRESEL DÜZEYDE HASTAYA ÖZEL TEDAVİ

Dünya Sepsis Günü kapsamında Acıbadem Üniversitesi ve Türk Yoğun Bakım Derneği iş birliğiyle, Acıbadem Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 2. Uluslararası Sepsis Sempozyumu, Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden yoğun bakım alanında önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Cinel’in sorumluluğunu Dünya Sepsis Günü kapsamında Acıbadem Üniversitesi ve Türk Yoğun Bakım Derneği iş birliğiyle, Acıbadem Üniversitesi’nde gerçekleştirilen 2. Uluslararası Sepsis Sempozyumu, Türkiye’den ve dünyanın farklı ülkelerinden yoğun bakım alanında önde gelen bilim insanlarını bir araya getirdi. Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı, Yoğun Bakım Bilim Dalı Öğretim Üyesi Prof. Dr. İsmail Cinel’in sorumluluğunu üstlendiği, 300’ün üzerinde bilim insanı ve tıp fakültesi öğrencisinin katıldığı sempozyumda, sepsisin küresel yükünden erken tanı ve tedaviye, bağışıklık sisteminin rolünden organ disfonksiyonlarına, damar endotelinden intestinal ve alveol epiteline, sıkı inflamasyon kontrolünden metabolik kontrole ve sıvı tedavisinin hassas ayarına kadar sepsis tedavisinin güncel tüm yönleri ele alındı. Anesteziyoloji ve reanimasyon, göğüs hastalıkları, dahiliye, enfeksiyon hastalıkları, nöroloji, genel cerrahi, acil tıp ve yoğun bakım başta olmak üzere çok sayıda farklı tıp branşından uzmanların katıldığı sempozyum, sepsisin artık yalnızca yoğun bakımın değil, çok disiplinli tıbbın ortak mücadele alanı olduğunu ortaya koydu…Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre her yıl yaklaşık 48,9 milyon kişi sepsisten etkileniyor ve sepsisle ilişkili nedenlerle yaklaşık 11 milyon kişi hayatını kaybediyor . Sepsis, bir enfeksiyona karşı vücudun verdiği yanıtın kontrolden çıkarak kendi doku ve organlarına zarar vermesiyle ortaya çıkıyor ve erken fark edilip tedavi edilmediğinde organ disfonksiyonlarının derinleşmesine, peşi sıra diğer organ disfonksiyonlarının tabloya eklenmesine ve septik şokla ölüme yol açabiliyor.Sempozyumda, sepsisle mücadelenin yalnızca yoğun bakımda başlamadığı; enfeksiyonların önlenmesinden hastalığın erken fark edilmesine, doğru tedavinin zamanında başlanmasından yoğun bakımda organ desteklerine kadar uzanan bir süreç olduğu vurgulandı. Ayrıca aşıların zamanında yapılması, el ve yara hijyeni, enfeksiyonların ihmal edilmemesi, antibiyotiklerin yalnızca hekim önerisiyle kullanılması ve enfeksiyon sırasında hastanın hızla kötüleştiğini gösteren belirtilerde zaman kaybetmeden sağlık kuruluşuna başvurulmasının, sepsisin önlenmesi ve erken yakalanmasında önemli rol oynadığına da dikkat çekildi.“Sepsis yalnızca yoğun bakımda başlayan bir hastalık değil; mücadele daha önce başlamalı” diyen Prof. Dr. İsmail Cinel , sepsis konusunda multidisipliner yaklaşımın önemine dikkat çekiyor. Yoğun bakımda sepsis ve kritik hasta yönetimi alanlarında yayınlarıyla bilinen Prof. Dr. İsmail Cinel, sepsisin boyutunu şu sözlerle ifade ediyor: “Klinik tabloları dünyanın en iyi sinema klasiklerinden olan ‘İyi, Kötü ve Çirkin’ isimli yapımındaki gibi ayıracak olursak; sepsis bir enfeksiyonun ulaşabileceği en çirkin ve en ölümcül halidir. Ancak bu tabloyu sadece yoğun bakım koridorlarında verilen bir savaş olarak düşünmek büyük bir yanılgı olur. Süreç, basit bir enfeksiyonun adım adım ağırlaşmasıyla ilerler. Dolayısıyla mücadele; enfeksiyonun önlenmesinden erken tanıya, doğru tedavinin hızla başlatılmasından ileri yoğun bakım desteğine kadar uzanan, her anı kritik tek bir zincirdir.”Prof. Dr. İsmail Cinel, sepsis tedavisinde son yıllarda yaşanan en önemli değişimlerden birinin, hastalığı ve hastayı daha ayrıntılı değerlendirme yönündeki yaklaşım olduğunu belirterek, “Artık yalnızca enfeksiyonu tedavi etmeye değil, enfeksiyon karşısında hastanın bağışıklık sisteminin, kardiyovasküler sisteminin nasıl davrandığını anlamaya çalışıyoruz. Hedefimiz yalnızca mikroorganizmayla savaşmak değil; konağın savunma hücrelerinin yaşadığı tükenmişliği önlemek, yani hastanın bu saldırıya verdiği yanıtın detaylarına hakim olmak. Sepsiste ezber tedaviler dönemi kapanıyor; artık her hastanın kendi biyolojik yanıtına, o anki bağışıklık durumuna özel kurgulanan kişiselleştirilmiş tedaviler uyguluyoruz” diyor.Sempozyumun en dikkat çekici bilimsel başlıklarından biri, sepsis hastalarının bağışıklık sistemlerinin birbirinden farklı tepki verdiğinin anlaşılması ve gelecekte tedavinin hastanın biyolojik özelliklerine göre şekillendirileceği oldu. King’s College London Kritik Hastalık Araştırma Merkezi Direktörü ve Yoğun Bakım Bölümü Başkanı Prof. Dr. Manu Shankar-Hari , sepsisin tek tip bir hastalık gibi değerlendirilmesinin artık değiştiğine dikkat çekiyor: “Bazı hastalarda bağışıklık sistemi enfeksiyona karşı aşırı tepki verirken, bazı hastalarda tam tersine bağışıklık yanıtı baskılanabiliyor. Bu farklılıkların belirlenmesi halinde, gelecekte hastaya standart sepsis tedavisi uygulamak yerine, hangi biyolojik mekanizmanın ön planda olduğuna göre tedavi seçilmesi hedefleniyor. Sepsis bütün hastalarda aynı şekilde gelişmiyor. Hastanın bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğini anlayabilirsek, gelecekte tedaviyi de buna göre şekillendirebiliriz. Hedefimiz, doğru hastaya doğru tedaviyi, doğru zamanda verebilmek. Gelecekte doktorların yalnızca ‘Hastada sepsis var’ demesi değil, ‘Bu hastanın bağışıklık sistemi nasıl çalışıyor ve hangi tedaviden fayda görebilir?’ sorusuna da yanıt araması mümkün olabilir. Bu yaklaşımın yanı sıra sepsis sonrası hastaların uzun dönem sağlık sorunları ve iyileşme süreci de önem taşıyor ”…Sempozyumda çocuklarda ağır sepsis ve septik şok sırasında uygulanan ekstrakorporeal kan arıtma ve hemoadsorpsiyon yöntemlerinden söz eden Roma Ospedale Pediatrico Bambino Gesù Çocuk Hastanesi, Çocuk Yoğun Bakım Ünitesi’nden Dr. Gabriella Bottari , özellikle ağır durumdaki çocuklarda bu yöntemlerin kullanımına yönelik araştırmalara dikkat çekiyor. 2026 yılında yayımlanan CYTOPED çalışmasında, yoğun bakımdaki 12 çocuğu değerlendirdiklerini belirten Dr. Gabriella Bottari, “Çocuklarda ağır sepsis söz konusu olduğunda zamanla yarışıyoruz. Hemoadsorpsiyon gibi yöntemlerle, mevcut tedavilere ek olarak vücuttaki aşırı inflamatuvar yükü azaltıp azaltamayacağımızı araştırıyoruz. Kanı temizleme gibi yöntemler ö zellikle çok ağır durumdaki çocuklarda mevcut tedavilere yeni bir destek seçeneği kazandırmak açısından umut vaat ediyor. Ancak bu yöntemlerin çocuklarda yaşam kurtardığını kesin olarak söyleyebilmek için daha güçlü klinik çalışmalara ihtiyacımız var” şeklinde konuşuyor.Sempozyumun bir başka önemli başlığı ise sepsisin böbrekler üzerindeki ağır etkileri ve akut böbrek hasarının yönetimi oldu. Erişkin yoğun bakımı, akut böbrek hasarı ve sürekli böbrek destek tedavileri üzerine çalışmalarıyla öne çıkan İsviçre’deki Lausanne Üniversite Hastanesi’nden Yoğun Bakım Uzmanı Prof. Dr. Antoine Schneider , “Sepsis sırasında böbrekler yeterince kanlanamadığında akut böbrek hasarı gelişebiliyor. Böyle bir durumda hastanın vücudunda sıvı ve istenmeyen bazı maddeler birikebiliyor. Ancak güncel yaklaşım, ‘ne kadar çok sıvı verirsek o kadar iyi’ anlayışından uzaklaşarak, hastanın gerçekten sıvıya ihtiyacı olup olmadığının ve verilen sıvının organlara nasıl etki ettiğinin daha dikkatli değerlendirilmesine yöneliyor. Sepsis sırasında böbrekleri kaybetmek, hastanın iyileşme sürecini ciddi şekilde etkileyebilir. Amacımız yalnızca gerektiğinde böbreğin görevini makineyle üstlenmek değil; doğru zamanda, doğru yöntemi kullanarak böbreğin yeniden çalışabilme ihtimalini de korumak” diyor.Sepsis nedeniyle böbrekleri zarar gören bir hastaya gereğinden fazla sıvı yüklemenin de, böbrek desteğini gereksiz yere geciktirmenin de sorun yaratabileceğine dikkat çeken Prof. Dr. Antoine Schneider, “ Hedef, hastanın dolaşımını ve sıvı dengesini yakından izleyerek böbrekleri mümkün olduğunca korumak ve ihtiyaç olduğunda böbrek destek tedavisini doğru zamanda başlatmak” şeklinde konuşuyor.Hedef Hastayı Sadece Hayatta Tutmak Değil, Organları da KorumakSepsis artık yalnızca enfeksiyon ve yüksek ateş üzerinden değerlendirilen bir hastalık olarak görülmüyor. Bağışıklık sisteminin verdiği yanıt, küçük damarların ve damar duvarının işlevi, kanın pıhtılaşma sistemi, akciğerlerin ve böbreklerin durumu ve hastanın dolaşımının nasıl etkilendiği birlikte değerlendiriliyor.Bu çerçevede sempozyumda kişiselleştirilmiş sepsis tedavileri, bağışıklık sisteminin aşırı veya yetersiz yanıtının kontrol edilmesi, sepsis sırasında akciğerlerin korunması, dolaşım ve doku perfüzyonunun daha hassas değerlendirilmesi, sıvı tedavisinin hastaya göre ayarlanması, akut böbrek hasarının önlenmesi ve böbrek destek tedavilerinin geliştirilmesi, damar endotelinin bozulması, pıhtılaşma sorunları ve yeni biyobelirteçler gibi çok sayıda güncel başlık ele alındı. “Sepsiste hedef artık yalnızca hastayı hayatta tutmak değil, organları da koruyarak hastanın iyileşmesini sağlamak” diyen Prof. Dr. İsmail Cinel, sepsiste erken müdahalenin öneminin yanı sıra hastayı bir bütün olarak değerlendiren ve organları korumayı hedefleyen tedavilerin önem kazandığını vurgulayarak sözlerini şöyle sürdürüyor: “Sepsisle mücadelede artık yalnızca enfeksiyona odaklanmıyoruz. Hastanın bağışıklık sisteminin nasıl tepki verdiğine, dolaşımının nasıl etkilendiğine, akciğerlerinin ve böbreklerinin nasıl korunduğuna birlikte bakıyoruz. Bilimin geldiği noktada hedefimiz, hastayı yalnızca kritik dönemden çıkarmak değil, mümkün olduğunca daha iyi bir iyileşme süreci sağlayabilmek. Sepsis ç oğu zaman zatürre, idrar yolu enfeksiyonu, karın içi enfeksiyon veya başka bir enfeksiyonun ağırlaşmasıyla gelişiyor. Hasta yoğun bakıma ancak hastalık ilerleyip organ fonksiyonları bozulduğunda gereksinim duyabiliyor. Bu nedenle sepsisle mücadele; enfeksiyonlardan korunma, erken belirtileri fark etme, zamanında sağlık kuruluşuna başvurma, doğru tedavi ve gerektiğinde yoğun bakım desteği şeklinde birbirini tamamlayan bir süreç olarak ele alınmalı”…

14 Eylül 2026 2
FAZLA KİLOLU HER 10 KİŞİDEN 7’SİNDE KARACİĞER YAĞLANMASI GÖRÜLÜYOR SAĞLIK
SAĞLIK

FAZLA KİLOLU HER 10 KİŞİDEN 7’SİNDE KARACİĞER YAĞLANMASI GÖRÜLÜYOR

Kilo fazlası veya obezitesi olan kişilerin yüzde 70’inde, diyabetlilerin ise yüzde 90’ında görülen karaciğer yağlanması, uzun süre belirti vermeden ilerleyerek kronik hepatit ve siroza kadar gidebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, hastalığın ileri siroz gelişmemişse yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini belirterek, “Tedavinin olmazsa olmazı doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Karaciğer Kilo fazlası veya obezitesi olan kişilerin yüzde 70’inde, diyabetlilerin ise yüzde 90’ında görülen karaciğer yağlanması, uzun süre belirti vermeden ilerleyerek kronik hepatit ve siroza kadar gidebiliyor. Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, hastalığın ileri siroz gelişmemişse yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini belirterek, “Tedavinin olmazsa olmazı doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Karaciğer enzimi yüksekliği olan bazı hastalarda enginar, silymarin yani deve dikeni ve kolin içeren preparatlardan da yararlanılabiliyor” dedi.Karaciğer yağlanması, karaciğer hücrelerinin içinde yağ damlacıklarının birikmesiyle ortaya çıkıyor. Basit yağlanmada hücrelerde izole yağ birikimi görülürken, metabolik yağlı karaciğer hastalığında yağ birikimine hücreler arası inflamasyon ve buna bağlı hücre hasarı da eşlik edebiliyor. Tüm karaciğer hastalıklarında olduğu gibi yağlı karaciğer hastalığının da yıllarca çok fazla belirti vermeden ilerleyebildiğini belirten Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Zülfikar Polat, “Yıllar içinde karaciğer hücrelerinde meydana gelen hasar ve bunun sonucunda oluşan fibrozis yani tamir dokusu, karaciğerde küçülme ve sertleşmeye neden olabiliyor. Bu süreç portal hipertansiyon ve siroza kadar ilerleyebiliyor. Siroz oluştuktan sonra da nedeni ne olursa olsun karaciğer kanseri gelişme riski artıyor” dedi.Her 10 diyabetliden 9’unda görülüyorHareketsiz yaşam, masa başı çalışma ve sağlıksız beslenme alışkanlıklarıyla obezite, diyabet ve insülin direncinin toplumda daha sık görüldüğüne dikkat çeken Polat, “Kilo fazlası olan veya obezite sınırına giren kişilerin yüzde 70’inde, diyabetlilerin ise yüzde 90’ında karaciğer yağlanması görülüyor. Özellikle MASH olarak adlandırılan metabolik yağlı karaciğer hastalığı; obezite, insülin direnci, hipertansiyon ve ürik asit yüksekliğiyle seyreden metabolik sendromun bir bileşeni. Bu tablo aynı zamanda kalp ve damar hastalıkları açısından da risk oluşturuyor” açıklamasında bulundu.Tedavinin vazgeçilmez ikilisi hareket ve beslenme düzeniİleri siroz gelişmemiş hastalarda karaciğer yağlanmasının yaşam tarzı değişiklikleri ve destek tedavilerle büyük oranda geriletilebildiğini vurgulayan Polat, “Tedavinin olmazsa olmaz koşulları yaşam tarzı değişikliği, doğru beslenme ve düzenli egzersiz. Yağlanmanın kökeninde insülin direnci bulunuyor. İnsülin direncini azaltabilmek için insülini en çok kullanan dokulardan olan çizgili kasları çalıştırmak gerekiyor. Vücudumuzdaki çizgili kasların önemli bir bölümü bacaklarımızda bulunduğu için düzenli yürüyüş veya bisiklete binmek önemli” dedi. Polat, karaciğer enzimi yüksekliği bulunan bazı hastalarda insülin direncinin azaltılması amacıyla ilaçlardan da yararlanılabildiğini ifade etti.Fazla meyve tüketimi karaciğerde yağlanmaya yol açabiliyorKaraciğer yağlanmasında yalnızca yağlı yiyeceklerin suçlu olmadığının altını çizen Polat, “Doğrudan yağlı beslenmesek bile fazla tüketilen şekerli gıdalar karaciğerde yağa dönüşebiliyor. Meyve bile fazla miktarda tüketildiğinde içeriğindeki fruktoz nedeniyle karaciğer yağlanmasına katkıda bulunabiliyor. Bu nedenle özellikle fazla miktarda hamur işi ve çok yağlı yemeklerden kaçınmak, daha çok Akdeniz tipi beslenmeyi tercih etmek önemli” dedi. Karaciğer yağlanmasının yalnızca fazla kilolu kişilerde görülmediğine de dikkat çeken Polat, “Obez kişilerde karaciğer yağlanması yüzde 70’in üzerinde görülürken, hastaların yaklaşık yüzde 10’unda obezite ve metabolik sendrom olmadan da yağlanma ortaya çıkabiliyor. Bu kişiler araştırıldığında karaciğer yağlanmasına neden olabilen çeşitli mutasyonlar saptanabiliyor” dedi.Basit tetkiklerle takip edilebiliyorKaraciğer yağlanmasının tanı ve takibinde basit yöntemlerden yararlanılabildiğini paylaşan Polat, “Karaciğer fonksiyon testleri, ultrasonografi ve insülin direnci ölçümlerinden yararlanıyoruz. Karaciğer enzimleri yüksek seyreden ve riskli grupta bulunan hastalarda ise FibroScan adı verilen cihazla karaciğerde hasar olup olmadığını ve yağlanmanın derecesini değerlendirebiliyoruz” diye konuştu.Karaciğer vücudun temizlik merkeziKaraciğer sağlığının genel sağlığın ayrılmaz bir parçası olduğunu hatırlatan Polat, “Karaciğer yedi gün 24 saat durmaksızın çalışan bir organ. Vücudumuzun adeta temizlik merkezi ve fabrikası. Gastrointestinal sistemden gelen besinleri ve metabolitleri alıyor, işliyor, detoksifiye ediyor ve vücuda yararlı hale getirerek kan dolaşımına veriyor. Bu nedenle beslenme düzeni, kilo kontrolü ve düzenli egzersiz yaşamımızın bir rutini haline gelmeli” dedi.

14 Eylül 2026 1
ZİHİNSEL AKTİVİTELERDE ÇEŞİTLİLİK ÖNEM TAŞIYOR! SAĞLIK
SAĞLIK

ZİHİNSEL AKTİVİTELERDE ÇEŞİTLİLİK ÖNEM TAŞIYOR!

Beyin egzersizlerinin tek başına Alzheimer’a karşı koruma sağlamadığını belirten a dikkat çeken uzmanlar, farklı zihinsel aktivitelerin dikkat, hafıza, dil ve planlama gibi farklı becerileri çalıştırdığını söylüyor. Herkes için tek bir ‘en iyi beyin egzersizi’ olmadığına işaret eden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, “Kısa sürelerle başlayıp alıştıkça ilerlemek daha sürdürülebilirdir. Hata yapmak normaldir; amaç kendimizi sınava sokmak Beyin egzersizlerinin tek başına Alzheimer’a karşı koruma sağlamadığını belirten a dikkat çeken uzmanlar, farklı zihinsel aktivitelerin dikkat, hafıza, dil ve planlama gibi farklı becerileri çalıştırdığını söylüyor.Herkes için tek bir ‘en iyi beyin egzersizi’ olmadığına işaret eden Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, “Kısa sürelerle başlayıp alıştıkça ilerlemek daha sürdürülebilirdir. Hata yapmak normaldir; amaç kendimizi sınava sokmak değil, öğrenmeyi sürdürmektir.” dedi. Beyni zorlayan ancak kişiyi bunaltmayan etkinliklerin daha uygun olduğunu ifade eden Prof. Dr. Metin, bulmacalarda başarılı olmanın tüm zihinsel becerilerin geliştiği anlamına gelmediğini vurguladı. Özellikle yeni başlayan veya günlük yaşamı etkileyen unutkanlıkların yalnızca bulmacalarla çözülmeye çalışılmaması gerektiğine de dikkat çeken Prof. Dr. Metin, beyin sağlığını desteklemek için zihinsel aktivitelerin yanı sıra düzenli hareket, sosyal ilişkiler ve sağlıklı yaşam alışkanlıklarının da önemli olduğunu aktardı.Nöroloji Uzmanı Prof. Dr. Barış Metin, zihinsel aktivitelerin beynin bilişsel becerilerine etkisi hakkında açıklamalarda bulundu.Farklı zihinsel aktiviteler farklı becerileri çalıştırır!Her zihinsel aktivitenin beyni aynı şekilde çalıştırmadığını ifade eden Prof. Dr. Barış Metin, “Beynimiz tek bir beceriden oluşmuyor; dikkat, hafıza, dil ve planlama gibi farklı yeteneklerimiz var.” dedi.Kelime bulmacasının daha çok bildiğimiz sözcükleri hatırlamayı, sudokunun ise mantık yürütmeyi ve olasılıkları takip etmeyi gerektirdiğini aktaran Prof. Dr. Metin, “Yeni bir yemek tarifini uygulamak bile dikkat, hafıza ve planlamayı birlikte kullanır. Burada önemli bir ayrım var; bir bulmacada ustalaşmak, bütün zihinsel becerilerimizin aynı ölçüde geliştiği anlamına gelmez. Bu nedenle zihinsel hayatımızın tek bir etkinlikten ibaret olmaması yararlıdır. Çok alıştığımız bir bulmacayı zamanla daha otomatik çözeriz. Yeni bir beceri öğrenirken ise yeni bilgileri akılda tutmamız, hata yaptığımızda yöntem değiştirmemiz ve dikkat göstermemiz gerekir. Sosyal ortamlarda da konuşmayı takip eder, insanları tanır ve farklı bakış açılarına uyum sağlarız. Yalnızca yeni insanlarla tanışmak değil, mevcut ilişkileri canlı tutmak da değerlidir. Sevdiğiniz bulmacayı bırakmanız gerekmez; yanına yeni öğrenmeler ve sosyal etkinlikler ekleyebilirsiniz.” şeklinde konuştu.Uğraştıran ama ilerlenebilen etkinlikler iyi bir ölçü olabilir!Beyni zorlayan ama kişiyi bunaltmayan aktivitelerin nasıl seçilebileceğine değinen Prof. Dr. Metin, “Uğraştıran ama ilerlenebilen etkinlikler iyi bir ölçü olabilir. Etkinlik hiç düşünmeden yapılıyorsa zorluk artırılabilir. Sürekli başarısızlık hissi yaratıyorsa daha küçük adımlara bölünebilir.” dedi.Yeni bir dil öğrenirken uzun metinler ezberlemek yerine birkaç ifadeyi öğrenip kısa bir konuşmada kullanmakla başlanabileceği örneğini veren Prof. Dr. Metin, “Kısa sürelerle başlayıp alıştıkça ilerlemek daha sürdürülebilirdir. Hata yapmak normaldir; amaç kendimizi sınava sokmak değil, öğrenmeyi sürdürmektir. Kişinin ilgisi, eğitim düzeyi, görme ve işitme durumu da seçimi etkilemelidir. Bu konuda özellikle demans hastası yakınlarımız açısından dikkatli olmalıyız. Bazen yapılan egzersizler demans hastaları için aşırı zor ve yorucu olabiliyor. Egzersizleri seçerken nöroloji uzmanı veya bu konuda uzman bir psikoloğa danışılması önerilir.” açıklamasını yaptı.Herkes için tek bir ‘en iyi beyin egzersizi’ yok!Farklı etkinliklerin farklı becerileri birlikte kullandığına işaret eden Prof. Dr. Barış Metin, şunları söyledi:“Kitap okumak; dili anlama, dikkati sürdürme ve olaylar arasında bağlantı kurmayı gerektirir. Okuduğunu anlatmak veya tartışmak etkinliği zenginleştirir. Enstrüman çalmak; dinleme, ritim, hafıza ve el hareketlerini birlikte yönetmeyi gerektirir. Müzik dinlemekle enstrüman öğrenmek aynı zihinsel görev değildir. Yeni bir dil öğrenmek; yeni sözcükleri hatırlamayı, sesleri ayırt etmeyi ve uygun ifadeyi seçmeyi gerektirir. Dans etmek; hareket sırasını hatırlama, ritim ve koordinasyonu birleştirir, ayrıca fiziksel ve sosyal yönleri vardır. El becerileri; örgü, seramik veya ahşap işleri gibi uğraşlar dikkat, planlama ve el-göz koordinasyonunu kullanır.Bu ve benzeri aktiviteler beynin farklı işlevlerini ve görece olarak farklı bölgelerini çalıştırır. Herkes için tek bir ‘en iyi beyin egzersizi’ yoktur. Kişinin zevk alarak ve aşırı zorlanmadan yapacağı zihinsel aktiviteyi seçmek gerekir.”Önemli olan günlük yaşamı kolaylaştırmak!Yapılan aktivitenin etkili olabilmesi için kişinin zorlandığı alanları hedeflemenin gerekli olmadığını kaydeden Prof. Dr. Metin, “Sağlıklı bir kişi için çeşitli, ilgi çekici ve sürdürülebilir etkinlikler iyi bir başlangıçtır. Belirgin bir dikkat veya hafıza sorunu varsa, önce sorunun niteliğini anlamak ve çalışmaları buna göre düzenlemek daha anlamlıdır.” dedi.Önemli olanın yalnızca oyundaki puanı yükseltmek değil, günlük yaşamı kolaylaştırmak olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Metin, “Randevularını unutan biri için bilgiyi düzenleme ve takvim kullanma alışkanlığı da değerlidir. Yeni başlayan, giderek artan veya günlük işleri aksatan unutkanlığı yalnızca bulmacayla çözmeye çalışmamak gerekir. Özellikle yaşlı bireyler ve demans hastaları için hayal kırıklığı yaratan ve aşırı zorlayıcı aktivitelerden kaçınmak önemlidir.” diye konuştu.Beyin egzersizleri Alzheimer’a karşı garanti değil!‘Beyin egzersizi yapıyorum, dolayısıyla Alzheimer olmam’ düşüncesinin doğru olmadığını vurgulayan Prof. Dr. Barış Metin, sözlerini şöyle tamamladı:“Beyin egzersizi Alzheimer’a karşı garanti değildir. Bazı yapılandırılmış bilişsel eğitimler için umut verici sonuçlar olsa da bunları her bulmacaya, uygulamaya veya hobiye genelleyemeyiz. Bir etkinlikte daha iyi olmakla Alzheimer hastalığını önlemek aynı şey değil. Zihinsel etkinlikler, beyin sağlığını destekleyen yaşamın bir parçasıdır. Düzenli hareket, sosyal ilişkiler, sağlıklı beslenme, sigaradan uzak durma ve tansiyon, kan şekeri, kolesterol kontrolü de önemlidir. Risk azaltılabilir ama sıfırlanamaz; Alzheimer gelişmesi kişinin yeterince okumadığı veya bulmaca çözmediği anlamına gelmez.”

14 Eylül 2026 2
DİZ VE KALÇA PROTEZİ AMELİYATINI ERTELEMEYİN: GEÇ KALMAK TEDAVİYİ ZORLAŞTIRIYOR SAĞLIK
SAĞLIK

DİZ VE KALÇA PROTEZİ AMELİYATINI ERTELEMEYİN: GEÇ KALMAK TEDAVİYİ ZORLAŞTIRIYOR

Diz ve kalça kireçlenmesi, yaşam süresinin uzaması ve hareketsiz yaşam alışkanlıklarının artmasıyla birlikte her geçen yıl daha fazla kişiyi etkiliyor. Ancak birçok hasta, “Henüz protez için erken”, “Biraz daha dayanayım” ya da “Ameliyat olursam uzun süre yürüyemem” gibi yanlış inanışlar nedeniyle cerrahi tedaviyi yıllarca erteliyor. Oysa uzmanlara göre, doğru zamanda yapılan protez ameliyatı yalnızca ağrıyı Diz ve kalça kireçlenmesi, yaşam süresinin uzaması ve hareketsiz yaşam alışkanlıklarının artmasıyla birlikte her geçen yıl daha fazla kişiyi etkiliyor. Ancak birçok hasta, “Henüz protez için erken”, “Biraz daha dayanayım” ya da “Ameliyat olursam uzun süre yürüyemem” gibi yanlış inanışlar nedeniyle cerrahi tedaviyi yıllarca erteliyor. Oysa uzmanlara göre, doğru zamanda yapılan protez ameliyatı yalnızca ağrıyı ortadan kaldırmakla kalmıyor, kişinin hareket kabiliyetini koruyarak yaşam kalitesini de önemli ölçüde artırıyor.Ortopedi alanındaki teknolojik gelişmeler de protez cerrahisini önemli ölçüde değiştirdi. Minimal invaziv cerrahi teknikleri sayesinde ameliyatlar daha küçük kesilerle gerçekleştirilebilirken, kaslar, tendonlar ve çevre dokular mümkün olduğunca korunuyor. Böylece hastalar daha az ağrı hissediyor, daha kısa sürede ayağa kalkabiliyor ve günlük yaşamlarına daha hızlı dönebiliyor. Gelişen implant teknolojileri ve kişiye özel planlama yöntemleri protez ameliyatlarında başarı oranlarını daha da yükseltiyor. Protez ameliyatını gereğinden fazla ertelemenin tedaviyi zorlaştırabildiğine dikkat çeken Acıbadem Üniversitesi Tıp Fakültesi Ortopedi ve Travmatoloji Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Acıbadem Üniversitesi Uluslararası Eklem Sağlığı Uygulama ve Araştırma Merkezi Kurucusu Prof. Dr. Javad Parvizi, protez cerrahisinde zamanlamanın en önemli faktörlerden biri olduğunu belirterek, hastaların ağrıyla yıllarca yaşamayı tercih etmelerinin doğru bir yaklaşım olmadığını söylüyor…Hastaların önemli bir bölümünün ameliyat kararını uzun süre ertelediğini söyleyen Prof. Dr. Javad Parvizi, “Oysa hastalık ilerledikçe yalnızca eklemdeki hasar artmıyor; kas gücü azalıyor, hareket kabiliyeti kısıtlanıyor ve kişinin genel fiziksel kondisyonu da olumsuz etkileniyor. Bu durum ameliyat sonrası rehabilitasyon sürecini zorlaştırabiliyor” diyor. Prof. Dr. Javad Parvizi’ye göre protez kararı yalnızca röntgen görüntülerine göre verilmiyor. Hastanın günlük yaşamı, ağrı düzeyi, yürüme mesafesi, merdiven çıkabilme durumu, gece ağrıları ve yaşam kalitesindeki değişiklikler de değerlendirmeye alınıyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Doğru zamanlama, hastanın yaşam kalitesinin belirgin şekilde bozulduğu ancak kas yapısının ve genel sağlık durumunun hala güçlü olduğu dönemdir. Bu dönemde yapılan cerrahilerden alınan fonksiyonel sonuçlar genellikle çok daha başarılı oluyor” şeklinde konuşuyor.Günümüzde diz ve kalça protezi ameliyatlarında minimal invaziv cerrahi tekniklerinin giderek daha fazla tercih edildiğini belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, bu yöntemin temel amacının yalnızca kesi boyutunu küçültmek olmadığını vurguluyor: “Minimal invaziv cerrahide asıl hedef, ameliyat sırasında kaslara, tendonlara ve diğer sağlıklı dokulara mümkün olduğunca az müdahale etmektir. Çevre dokuları koruduğunuzda, hastanın ameliyat sırasında yaşayabileceği kan kaybı azalıyor, ameliyata bağlı sonrasında görülebilecek ağrılar hafifliyor ve iyileşme süreci daha konforlu ilerliyor”…Prof. Dr. Javad Parvizi, geçmişte protez ameliyatı sonrası hastaların uzun süre hastanede kalmasının ve hareket etmekten çekinmesinin yaygın olduğunu, bugün ise cerrahi teknikler, anestezi yöntemleri ve rehabilitasyon uygulamalarındaki gelişmeler sayesinde bu tablonun büyük ölçüde değiştiğini ifade ediyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Uygun hastalar ameliyatın ardından saatler içinde ayağa kalkabiliyor, kısa yürüyüşlere başlanabiliyor ve çoğu hasta birkaç gün içinde evine dönebiliyor. Erken hareket etmek hem kas kaybını önlüyor hem de iyileşmeyi hızlandırıyor” diyor.Toplumda sık karşılaşılan “Henüz protez için çok gencim” düşüncesinin her zaman doğru olmadığını belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, günümüzde tedavi kararının kronolojik yaştan çok hastanın fonksiyonel durumuna göre verildiğini söylüyor: “50 yaşındaki bir hastanın yaşam kalitesi ciddi şekilde bozulmuşsa yalnızca yaşını gerekçe göstererek ameliyatı ertelemek doğru değil. Aynı şekilde ileri yaştaki ancak genel sağlık durumu iyi olan birçok hasta da başarılı protez ameliyatı olabilir. Önemli olan doğru hasta seçimi ve doğru zamanlamadır”…Prof. Dr. Javad Parvizi, tedavinin gecikmesiyle birlikte ağrı nedeniyle hareketin azaldığına, bunun da kilo artışı, kas zayıflığı ve denge problemlerine yol açarak hastanın genel sağlığını olumsuz etkileyebildiğine dikkat çekiyor.Protez teknolojilerindeki gelişmelerin yalnızca kullanılan malzemelerle sınırlı olmadığını ifade eden Prof. Dr. Javad Parvizi, günümüzde hastanın anatomisine ve yaşam tarzına göre planlanan yeni nesil “akıllı protez” yaklaşımlarının giderek yaygınlaştığını belirtiyor. Artık her hastaya aynı protezi uygulamadıklarını vurgulayan Prof. Dr. Javad Parvizi, “Hastanın kemik yapısı, bağ dengesi, hareket beklentisi ve günlük yaşam alışkanlıkları ayrıntılı olarak değerlendiriliyor. Bu sayede kişiye özel planlama yapılarak protezin doğal eklem hareketine en yakın performansı göstermesi hedefleniyor” şeklinde konuşuyor. Yeni nesil implant tasarımları ve gelişmiş ölçüm teknolojileri sayesinde protezlerin daha doğal hareket hissi sunduğunu belirten Prof. Dr. Javad Parvizi, bunun hasta memnuniyetini de artırdığını ifade ediyor: “Gelecekte sensör teknolojileriyle donatılmış akıllı protezlerin daha yaygın kullanılmasını bekliyoruz. Bu sistemler protezin performansını takip edebilecek, hastanın hareket düzeni hakkında veri sağlayabilecek ve gerektiğinde hekime önemli bilgiler sunabilecek. Ortopedide giderek daha kişiselleştirilmiş ve veri odaklı bir döneme giriyoruz”…Prof. Dr. Javad Parvizi’ye göre protez cerrahisinin başarısı yalnızca ameliyatın teknik olarak iyi yapılmasıyla ölçülmüyor. Hastanın yeniden yürüyebilmesi, merdiven çıkabilmesi, sosyal yaşamına katılması ve bağımsızlığını koruyabilmesi de tedavinin önemli hedefleri arasında yer alıyor. Prof. Dr. Javad Parvizi, “Bugün protez cerrahisindeki hedefimiz sadece ağrıyı ortadan kaldırmak değil; hastalarımızın yeniden aktif, üretken ve hareketli bir yaşam sürmesini sağlamak. Doğru zamanda uygulanan modern cerrahi yöntemler ve kişiye özel tedavi planlaması sayesinde bunu çok daha başarılı şekilde gerçekleştirebiliyoruz”…

14 Eylül 2026 2
KOPYA İNTİHARLARA DİKKAT! İNTİHAR OLGUSU ÇOK DİSİPLİNLİ BAKIŞLA ELE ALINDI SAĞLIK
SAĞLIK

KOPYA İNTİHARLARA DİKKAT! İNTİHAR OLGUSU ÇOK DİSİPLİNLİ BAKIŞLA ELE ALINDI

Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen “İntihar Olgusuna Çok Disiplinli Bakış ve Farkındalık” başlıklı çevrim içi seminerde, intihar olgusu farklı disiplinlerin bakış açısıyla ele alındı. Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede risk gruplarının ve kök nedenlerin bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurgularken, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından düzenlenen “İntihar Olgusuna Çok Disiplinli Bakış ve Farkındalık” başlıklı çevrim içi seminerde, intihar olgusu farklı disiplinlerin bakış açısıyla ele alındı.Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede risk gruplarının ve kök nedenlerin bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurgularken, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi. Tarhan, kopya intiharlara da dikkat çekti.İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Rektör Prof. Dr. Nazife Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi.Üsküdar Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi tarafından, intihar konusunda toplumsal farkındalığın artırılması amacıyla “İntihar Olgusuna Çok Disiplinli Bakış ve Farkındalık” başlıklı çevrim içi seminer düzenlendi.Programın açılış konuşmalarını Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı Prof. Dr. Nevzat Tarhan, Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör ve İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak gerçekleştirdi.Prof. Dr. Nevzat Tarhan: “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz”Üsküdar Üniversitesi Kurucu Rektörü ve Yönetim Üst Kurulu Başkanı, Psikiyatrist Prof. Dr. Nevzat Tarhan, intiharı önlemede yalnızca farkındalık çalışmalarının yeterli olmadığını, risk gruplarının ve vakaların bilimsel olarak analiz edilmesi gerektiğini vurguladı.Türkiye’de intiharın önlenmesine ilişkin sistematik çalışmalar yürütülmesi gerektiğini ifade eden Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar, yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor; vakaların analizleriyle öğreniliyor.” diye konuştu.İntiharın nedenlerinin sosyolojik çalışmalarla da araştırılması gerektiğini dile getiren Tarhan, “Toplum içerisinde intihar risk gruplarının belirlenmesi ve istatistiklerin risk gruplarına göre değerlendirilerek müdahale planlarının yapılması gerekiyor. Problemin teşhisini yaparsak ancak bunu çözebiliriz.” dedi.Türkiye’deki vakaların yalnızca ekonomik nedenlerle açıklanamayacağını kaydeden Prof. Dr. Tarhan; ruhsal hastalıklar, alkol ve madde kullanımı, kumar ve bahis, yalnızlık, ilişki kayıpları, şiddet, zorbalık ve umutsuzluk gibi farklı faktörlerin de değerlendirilmesi gerektiğini söyledi.Prof. Dr. Tarhan, “Türkiye’de bunun kök nedenlerinin analizinin yapılması gerekiyor. Neden kaynaklanıyor bu? Bazıları sadece ekonomik nedene bağlıyor ama çok daha farklı nedenler var. Sosyalleşmenin, medyanın ve kopya intiharların etkisini de göz ardı etmemek gerekiyor.” ifadelerini kullandı.“Umutsuzluk ve çıkış yolu görememe önemli”Yalnızlık, ilişki kaybı, şiddet ve zorbalığın da risk faktörleri arasında bulunduğunu dile getiren Tarhan, “İnsanlarda umutsuzluk duygusu, ‘Çıkış yolu yok’ düşüncesi ve anlam karmaşası intihar riskini artırabiliyor. Siber zorbalık da özellikle ergenlerde önemli.” dedi.Dijitalleşmenin gençler üzerindeki etkilerine de değinen Tarhan, sosyal medyada başkalarının yaşamlarını sürekli takip etmenin yetersizlik duygusunu besleyebildiğini ve “gelişmeleri kaçırma korkusu” olarak tanımlanan FOMO’nun da bu açıdan dikkate alınması gereken olgulardan biri olduğunu ifade etti.“Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz”İntiharı önlemenin yalnızca bilgilendirme toplantılarıyla mümkün olmayacağını dile getiren Prof. Dr. Tarhan, “Gerçeklerle yüzleşmezsek kendimizi düzeltemeyiz. Güzel sözler söyleyerek intiharı önleyemeyiz. İntihar yalnızca halkı bilinçlendirme çalışmalarıyla önlenmiyor, vakaların analizleriyle öğreniliyor.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Tarhan, “Bir insanın ‘ölmek istiyorum’ demesi tek başına yetmiyor. İntihar isteği, intihar niyeti, intihar planı ve girişim ayrı ayrı değerlendiriliyor. Kişinin ölüm düşüncesi ayrı, intihar düşüncesi ayrı . ” ifadelerini kullandı.“Antidepresan tek başına yetmez, terapiyle birlikte yürütülmeli”Depresyon ve intihar riski arasındaki ilişkiye de değinen Prof. Dr. Tarhan, “Antidepresan ilaçlar ciddi şekilde farmakolojik iyileşme yapıyor ama tek başına yetmez. Muhakkak terapi ile yapılması gerekiyor.” diye konuştu.Prof. Dr. Nazife Güngör: “Büyük dönüşümler toplumlarda kaotik ortam oluşturabiliyor”Üsküdar Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Nazife Güngör de intihar olgusunun insanlık tarihi boyunca var olduğuna dikkat çekerek, özellikle büyük toplumsal dönüşüm dönemlerinde bireyin varlığını ve yaşamın anlamını daha fazla sorgulayabildiğini söyledi.Prof. Dr. Güngör, “Ne zaman makro düzeyde büyük dönüşümler yaşansa toplumlarda bir şekilde kaos oluşuyor, krizler oluyor. Kaotik ortamların en önemli göstergelerinden biri de toplum içerisinde yaşayan bireylerin dünyadaki, yaşamdaki varlıklarını tekrar sorgulamaları.” dedi.“İnsan varlık ve anlam sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor”Bireyin krizlerle karşı karşıya kaldığında yaşamın anlamını sorgulayabildiğini dile getiren Prof. Dr. Güngör, “Sıkıntı çektikçe, acıları yaşadıkça ya da yeni gelişmelere ve dönüşümlere uyum sağlamakta zorlandıkça varlık sorgulamasını tekrar tekrar yapıyor. Kendi kendine sorduğu sorulara yanıt bulamadığı ya da sorunlara çözüm bulmakta zorlandığı zaman karşısına birtakım alternatifler geliyor.” ifadesinde bulundu.İnsanın duygu ve çatışmalarını yönetebilmesinin yaşamın anlamını güçlendirebileceğini belirten Prof. Dr. Güngör, “İnsanın kendi ruh durumunu, kendi krizlerini, kendi iç ve dış çatışmalarını daha kolay yönetebilmesi; var olmayı ve varlığını sürdürmeyi daha anlamlı bulabilmesi anlamına geliyor.” dedi.Prof. Dr. Kaynak: “Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada”İnsan ve Toplum Bilimleri Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Deniz Ülke Kaynak ise intihar olgusuna farklı disiplinlerden bakmanın önemine işaret etti.Üniversitelerin sahip oldukları akademik bilgiyi toplumla paylaşmalarının önemini vurgulayan Prof. Dr. Kaynak, dijitalleşmeyle birlikte ortaya çıkan yalnızlaşmaya dikkat çekti.Prof. Dr. Kaynak, “Dünya üzerinde sonsuz sayıda bağlantı kurabilme imkânımızın olduğu ama neredeyse hiç bağımızın kalmadığı bir yeni ortama girmiş durumdayız. Bağlantı bolluğu ve bağsızlık bir arada, insanları çok zor durumda bırakıyor.” ifadelerini kullandı.İntihar olgusuna ilişkin rakamların tek başına değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Prof. Dr. Kaynak, toplumsal ve psikolojik değişimlerin de dikkate alınması gerektiğini söyledi.Barış Erdoğan: “İntihar son derece bireysel görünse de toplumsal bir sorun”“Toplumsal Bir Olgu Olarak İntihar” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Üsküdar Üniversitesi Sosyoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Barış Erdoğan, intiharın yalnızca psikoloji ve psikiyatrinin konusu olmadığını söyledi.İntihar olgusunun tarih, felsefe ve sosyoloji gibi farklı disiplinler tarafından da tartışılmasının önemine işaret eden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” dedi.“İntiharı sadece psikolojik ya da ekonomik bir olgu olarak görürsek yanılırız”Prof. Dr. Erdoğan, “İntiharı sadece psikolojik bir olgu olarak görmeye çalışırsak ya da sadece ekonomik sorunlardan kaynaklanan bir vaka olduğunu düşünürsek yanılırız . ” ifadelerini kullandı.İntihar oranlarının toplumdan topluma ve dönemden döneme değişmesinin, olgunun toplumsal boyutunu ortaya koyduğunu ifade eden Erdoğan, “İnsan biyolojisi dünyanın her tarafında aşağı yukarı aynı. Neden bir ülkede insanların intihar eğilimi artarken başka bir ülkede düşüyor diye sorarsak, o zaman resmin başka bir tarafına bakmamız gerekiyor.” dedi.“Bağlarımız koptukça bizi yaşama bağlayan unsurlar da azalıyor”Toplumsal bütünleşmenin koruyucu rolüne dikkat çeken Prof. Dr. Erdoğan, aile, sosyal çevre ve toplumsal gruplarla kurulan bağların insanın hayata tutunmasında önemli olduğuna işaret etti.İntiharın ilk bakışta bireysel bir eylem olarak algılandığını kaydeden Erdoğan, “İntihar dediğimiz olgu, bir yanıyla baktığımızda son derece bireysel. Peki bu kadar bireysel bir konu nasıl bir toplumsal sorun haline geldi? İşte tam da bu noktada sosyoloji intihar olgusunu ele alıyor.” ifadelerini kullandı.“Toplumsal değişimlere karşı dirençli bireyler yetiştirilmeli”Hızlı toplumsal değişimlerin bireylerde yarattığı etkilerin de göz önünde bulundurulması gerektiğini belirten Erdoğan, yalnızca bireysel psikolojik müdahalelerle yetinilmemesi gerektiğini söyledi.Prof. Dr. Erdoğan, “Toplumsal değişimlere karşı sosyal olarak dirençli bireyler yetiştirecek ve oluşturacak politikalar üretirsek bu intihar konusunda önemli bir mesafe alabileceğimizi düşünüyorum.” ifadelerini kullandı.Prof. Dr. Hadiye Yılmaz intihar olgusunu tarihsel vakalarla ele aldıÜsküdar Üniversitesi Tarih Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hadiye Yılmaz, “Tarih Boyunca İntihar Olgusu: Tarihsel Örnek Vakalar ve Türkiye Gerçeği” başlıklı sunumunu gerçekleştirdi. Yılmaz, Osmanlı’nın son döneminde kamuoyunda geniş yankı uyandıran Sultan Abdülaziz’in ölümü ile Beşir Fuad’ın intiharı üzerinden konunun tarihsel görünümünü değerlendirdi.“Sultan Abdülaziz için bugün bile net konuşamıyoruz”Sultan Abdülaziz’in tahttan indirilmesinden beş gün sonra Feriye Sarayı’nda bilekleri kesilmiş halde bulunduğunu hatırlatan Prof. Dr. Yılmaz, olayın intihar mı yoksa cinayet mi olduğuna ilişkin tartışmaların günümüzde de sürdüğünü söyledi.Beşir Fuad vakasına dikkat çektiProf. Dr. Yılmaz, Osmanlı düşünce tarihinde materyalist düşüncenin erken temsilcilerinden Beşir Fuad’ın intiharının ise tarihsel belgeler açısından daha açık bir vaka olduğunu söyledi.Beşir Fuad’ın yaşamına son verirken yaşadıklarını kaydetmeye çalışmasının olayın zaman içerisinde bazı çevrelerde idealize edilmesine yol açtığını dile getiren Yılmaz, bunun yanıltıcı bir yaklaşım olabileceğine dikkat çekti.“Osmanlı’da intihar daha azdı demek kolay değil”Tarihsel verilerin değerlendirilmesinde kayıt sistemlerinin dikkate alınması gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı döneminde intiharın daha az görüldüğü şeklinde kesin bir yargıya varmanın bilimsel açıdan mümkün olmadığını ifade etti.Modernleşme, kentleşme ve bireyselleşme etkisi…İntihar olgusunun tarihsel değişiminde modernleşme sürecine de dikkat çeken Yılmaz; yoğun sanayileşme, kentleşme, bireyselleşme, sekülerleşme ile ekonomik ve toplumsal istikrarsızlıkların araştırmacıların üzerinde durduğu faktörler arasında bulunduğunu söyledi.Avrupa’da kayıt sistemine daha erken geçilmesinin istatistiklerdeki görünürlüğü de artırmış olabileceğini ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, Osmanlı toplumunda dini ve cemaat temelli normların daha güçlü olmasının da farklı bir toplumsal yapı oluşturduğunu kaydetti.Tarihsel sürecin önemli bir noktayı ortaya koyduğunu ifade eden Prof. Dr. Yılmaz, “İntiharın sadece bireysel bir eylem olmadığını görüyoruz. İkincisi, modernleşme ve intihar olgusu arasında bir tarihsel ilişki olduğunu görüyoruz. Ama imtina ediyorum; modernleşme intiharı artırmıştır demiyorum, arasında bir ilişki olduğunu söylüyoruz.” dedi.“Yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz”Geleneksel toplumdan modern topluma geçişin bireyin sosyal çevresiyle ilişkisini de değiştirdiğini belirten Prof. Dr. Yılmaz, “Geleneksel toplum yapısından moderne geçerken evvelden aile, mahalle, cemaat vesaire her şeyde yanımızda olan insanlar daha az. Dolayısıyla yalnızlaşıyoruz ve toplumsal desteği kaybediyoruz.” ifadelerini kullandı.Tayfun Doğan: “Elimizdeki en güçlü şey sosyal destek”“ Hayata Tutunmak İçin Nedenler: Umut Psikolojisi” başlıklı sunumunu gerçekleştiren Psikoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tayfun Doğan, intihar olgusunun psikolojik boyutunu ve umudun koruyucu rolünü değerlendirdi.İnsanların bazen yaşamla yeniden bağ kurabilmeleri için küçük bir destek noktasına ihtiyaç duyabildiğini söyleyen Doğan, “Bazen küçücük bağlanabileceği bir yer olursa, tutunabileceği bir yer olursa insanlar intihardan vazgeçebiliyor. O yüzden elimizdeki en güçlü şey aslında intihar vakalarında sosyal destek.” dedi.“Depresyonda umutsuzluk çok önemli”Ruh sağlığı sorunlarının göz ardı edilmemesi gerektiğini vurgulayan Prof. Dr. Doğan, özellikle depresyon ile umutsuzluk arasındaki ilişkiye dikkat çekerek, “Ruh sağlığı sorunlarını göz ardı etmememiz gerekiyor. Çünkü burada özellikle umudun azalması, yaşamak için bir neden bulamama çok önemli bir etken.” ifadelerini kullandı.“Umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmektir”Umutsuzluğun yalnızca kötü hissetmekten ibaret olmadığını ifade eden Doğan, “Gerçek anlamda umutsuzluk, sizi yaşama bağlayan her şeye inancınızı yitirmiş olmanız demektir. Bu aileniz olabilir, inancınız olabilir, kariyeriniz, idealleriniz olabilir. Sizi yaşama bağlayan her şeye karşı inancınızı yitirmiş olmak demektir.” dedi.Umutsuz kişinin içinde bulunduğu olumsuz koşulların hiç değişmeyeceğini düşünme eğiliminde olduğunu belirten Doğan, “Umutsuzluk anı mutlaklaştırmak anlamına geliyor. Takvimi durdurmak, saati durdurmak; içinde bulunduğumuz koşullar hiç değişmeyecekmiş gibi düşünmek, geleceğe ipotek koymak aslında umutsuzluk dediğimiz şey.” dedi.“Umut öğrenilebilir ve geliştirilebilir”Umut kavramının yalnızca bir duygu olmadığını, aynı zamanda zihinsel bir beceri olarak değerlendirilebileceğini söyleyen Prof. Dr. Doğan, bunun geliştirilebilir olmasının önemli olduğunu dile getirerek, “Ben büyük oranda umudu mental bir beceri olarak görüyorum. Umut, içinde bulunduğumuz koşullardan çok zihinsel tutumla, olaylara yaklaşım biçimimizle alakalıdır. Umudun öğrenilebilir, geliştirilebilir bir şey olması bizim için en umut verici tarafı. Bir şeyi beceri olarak nitelendiriyorsak bu, öğrenilebilir, öğretilebilir, geliştirilebilir ve artırılabilir anlamına geliyor.” dedi.“Umutlu insan tek bir seçeneğe odaklanmıyor”Umutlu insanların geleceğin daha iyi olabileceğine inandığını, bunun için kendi çabalarının önemli olduğunu düşündüğünü ve hedeflerine ulaşmak için alternatif yollar geliştirebildiğini belirten Doğan, “Umutlu insanlar ‘Amaçlarıma ulaşabilmem için birçok yol vardır’ diye düşünüyorlar. Bu inanılmaz güçlü bir cümle. Hayatta seçeneklerin olduğunu bilmek, tek bir kapıya odaklanmamak çok önemli.” şeklinde konuştu.

14 Eylül 2026 2