Türkiye, Başkalarının Savaşında Kullanılacak Bir Ülke Değildir!
Dünya siyasetinde asıl mesele kimin kiminle savaştığı değil,
savaşın sonunda kimin kazandığı, kimin kaybettiğidir.
Bugün Amerika Birleşik Devletleri ve İsrail’in
politikalarını değerlendirirken yalnızca açıklamalarına değil, uyguladıkları
stratejilerin ekonomik, askerî ve siyasi sonuçlarına bakmak zorundayız.
Çünkü ortada sorgulanması gereken önemli bir tablo
bulunmaktadır:
Amerika silah satıyor, ekonomik ve stratejik avantajlar elde
ediyor. Avrupa harcıyor, Rusya yıpranıyor, Ukrayna yıkılıyor. Orta Doğu’da ise
yeni bir savaşın yükünün Türkiye ve Pakistan’a bırakılması riski ortaya
çıkıyor.
1. Rusya–Ukrayna Savaşı: Amerika Kazanırken Kimler
Kaybediyor?
Rusya–Ukrayna savaşında Rusya askerî ve ekonomik
kaynaklarını tüketiyor. Ukrayna insanını, altyapısını ve üretim gücünü
kaybediyor. Avrupa ülkeleri ise Ukrayna’ya askerî ve mali destek verirken kendi
bütçeleri üzerinde büyük yükler oluşturuyor.
Avrupa’nın Rus enerji kaynaklarından uzaklaşması, enerji
maliyetlerini ve ekonomik dengelerini etkiliyor. Amerika ise Avrupa’ya enerji
ve savunma ürünleri satma imkânlarını genişletiyor.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Amerika, Rusya’yı zayıflatırken Avrupa Birliği’nin kendisine
ekonomik ve siyasi rakip olabilecek bağımsız bir güç hâline gelmesini de mi
engelliyor?
Avrupa ülkelerinin Ukrayna’ya destek vermelerinin kendi
güvenlik gerekçeleri de vardır. Ancak sonuçta Amerika’nın bu süreçten elde
ettiği ekonomik ve stratejik avantajlar görmezden gelinemez.
Ukrayna’nın gelecekte Avrupa Birliği’ne katılması durumunda
yeniden yapılanma, güvenlik ve ekonomik uyum maliyetlerinin önemli bir bölümünü
Avrupa üstlenmek zorunda kalabilir.
Peki bu süreçte Amerika ne kazanıyor?
Silah satışları, enerji ihracatı, stratejik nüfuz ve
Avrupa’nın güvenlik bakımından kendisine bağımlılığının devam etmesi.
Acaba Amerika, Rusya’yı rakip olmaktan çıkarırken Avrupa’nın
da birleşerek kendisine güçlü bir rakip olmasını engelleyen bir siyaset mi
yürütüyor?
2. Amerika’nın Stratejisi: Rakiplerini Birbirine Karşı
Yıpratmak mı?
Amerika’nın dünya siyasetindeki gücü yalnızca kendi askerî
kapasitesinden değil, diğer ülkelerin güvenlik ve ekonomik ihtiyaçları üzerinde
kurduğu etkiden de kaynaklanıyor.
Rusya’nın zayıflaması, Avrupa’nın savunma bakımından
Amerika’ya bağımlılığının artması ve Ukrayna’nın yeniden yapılanma ihtiyacı,
Amerikan ekonomisine çeşitli fırsatlar sunuyor.
Bu tablo şu soruyu gündeme getiriyor:
Amerika, kendisine rakip olabilecek ülkelerin ekonomik ve
askerî güçlerini birbirlerine karşı kullanarak onları yönetilebilir ve
kendisine bağımlı hâle mi getirmek istiyor?
Bu sorunun kesin bir gizli planın kanıtı olduğu söylenemez.
Ancak ortaya çıkan sonuçlar ciddi biçimde incelenmelidir.
Bir savaşın tarafı olmadan da savaşın ekonomik ve stratejik
kazananı olmak mümkündür.
3. İran Üzerinden Yeni Bir Savaş mı Hazırlanıyor?
Rusya ve Avrupa’nın yıprandığı bir dönemde şimdi de İran,
İsrail, Amerika, Suudi Arabistan, Körfez ülkeleri, Türkiye ve Pakistan
arasındaki güvenlik dengelerine dikkat etmek gerekiyor.
Amerika, uzun yıllardır Suudi Arabistan ve Körfez
ülkeleriyle enerji, savunma, silah satışı ve güvenlik ilişkileri üzerinden
büyük ekonomik ve stratejik çıkarlar elde ediyor.
Ancak İran ile İsrail ve Amerika arasında yaşanabilecek
doğrudan bir savaşta İran’ın yalnızca İsrail’i veya Amerikan güçlerini değil,
bölgedeki Amerikan üslerini ve Amerika ile yakın ilişkili ülkelerdeki askerî
hedefleri de hedef alma ihtimali bulunuyor.
Bu durum Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerini doğrudan
güvenlik riskiyle karşı karşıya bırakıyor.
Burada sorulması gereken soru şudur:
Amerika, yıllardır güvenlik desteği sağladığı Körfez
ülkelerini İran karşısında yeterince koruyamazsa bu güvenlik yükünü Türkiye ve
Pakistan’a mı devretmek isteyecek?
4. Türkiye ve Pakistan, İran’a Karşı mı Kullanılmak
İsteniyor?
Türkiye ve Pakistan, İslam dünyasının önemli askerî güçleri
arasında bulunuyor.
Pakistan’ın nükleer kapasitesi, Türkiye’nin askerî
tecrübesi, savunma sanayisi ve stratejik konumu, iki ülkeyi bölgesel güvenlik
açısından önemli hâle getiriyor.
Suudi Arabistan ile Pakistan arasındaki güvenlik ilişkileri
ve Türkiye’nin Körfez ülkeleriyle geliştirdiği savunma iş birlikleri bu nedenle
dikkatle değerlendirilmelidir.
Elbette güvenlik iş birliği yapmak savaşa katılmak anlamına
gelmez. Ancak bu ilişkilerin gelecekte hangi yükümlülüklere dönüşebileceği
açıklığa kavuşturulmalıdır.
Türkiye ve Pakistan, Körfez ülkelerini koruma gerekçesiyle
İran’la doğrudan karşı karşıya getirilebilir mi?
Böyle bir senaryoda Amerika ve İsrail kendi askerî
kayıplarını sınırlarken İran, Türkiye ve Pakistan birbirleriyle savaşmak
zorunda kalabilir.
Üç ülkenin de Müslüman nüfusunun çoğunlukta olması nedeniyle
bu ihtimal yalnızca askerî değil, İslam dünyasının geleceği açısından da büyük
bir tehlikedir.
Müslüman ülkeler birbirleriyle savaşırken bundan kim kazanç
sağlayacaktır?
5. Üç Ülke Çarpışırsa Üçü de Kaybeder!
İran, Türkiye ve Pakistan’ın doğrudan bir çatışmaya girmesi
hâlinde bunun tek bir kazananı ve kaybedeni olmayacaktır
İran’ın askerî ve ekonomik gücü zarar görecek, Türkiye’nin
üretimi, ticareti ve güvenliği olumsuz etkilenecek, Pakistan’ın zaten önemli
ekonomik sorunlarla karşı karşıya bulunan yapısı daha da zorlanacaktır.
Üstelik savaş yalnızca cephede yaşanmaz. Ticaret yolları
kapanır, enerji maliyetleri yükselir, yatırımlar azalır, halkın refahı düşer.
Üç yumurta birbirine çarpıştırıldığında ortadaki ezilir;
diğer ikisi de çatlar.
Türkiye, İran ve Pakistan’ın birbirleriyle savaşmasının
sonuçları da bundan farklı olmayacaktır.
Böyle bir çatışma, Amerika ve İsrail’in bölgesel
rakiplerinin zayıflamasına yol açabilir.
İşte bu nedenle Türkiye, hiçbir ülkenin başka bir ülkeye
karşı kullanacağı askerî güç hâline gelmemelidir.
6. Türkiye Türk Dünyasıyla Birleşirken Neden Başka
Savaşların İçine Çekilsin?
Türkiye bir taraftan Azerbaycan ve diğer Türk devletleriyle
siyasi, ekonomik, kültürel ve savunma ilişkilerini geliştirmeye çalışıyor.
Diğer taraftan Arap ülkeleri ve Körfez ülkeleriyle yeni
güvenlik ve ekonomik ortaklıklar kuruyor.
Bu ilişkiler kendi başına yanlış değildir. Türkiye hem Türk
dünyasıyla hem de Arap ve İslam dünyasıyla güçlü ilişkiler geliştirebilir.
Ancak önemli olan bu ilişkilerin hangi amaçlara hizmet
ettiğidir.
Türkiye’nin hedefi Türk dünyasını ekonomik ve teknolojik
olarak güçlendirmek mi, yoksa başka ülkelerin güvenlik açıklarını kapatmak mı
olmalıdır?
Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri, Türkiye’nin Arap
ülkeleriyle yakınlaşması, Pakistan’ın Suudi Arabistan’la güvenlik ortaklığı ve
İran’ın bölgesel konumu birlikte değerlendirilmelidir.
Türk dünyasıyla kurulacak birliktelik, başka ülkelerin savaş
stratejilerinin aracı değil; üretim, ticaret, teknoloji ve ortak refahın temeli
olmalıdır.
7. Trump’ın Siyasetini Küçümsemek Büyük Hata Olur!
Donald Trump’ın üslubu ve siyasi davranışları birçok ülkede
eleştiriliyor.
Ancak Trump’ı yalnızca açıklamalarına bakarak değerlendirmek
doğru değildir.
Trump’ın Amerikan çıkarlarını önceleyen ticaret, enerji,
savunma ve dış politika yaklaşımını dikkatle incelemek gerekiyor.
Avrupa’nın daha fazla savunma harcaması yapmasını istemesi,
Amerikan enerji ihracatını artırmaya çalışması ve ticaret ilişkilerini Amerikan
ekonomisi lehine yeniden düzenleme çabaları belirli bir stratejik yaklaşımı
gösteriyor.
Bu politikaların Amerika’ya kazanç sağlarken müttefiklerine
ne kadar ekonomik yük getirdiği sorgulanmalıdır.
Trump’ın iç siyasette karşılaştığı seçim tepkileri ise bu
politikaların Amerikan halkı tarafından her zaman aynı şekilde
değerlendirilmediğini gösteriyor.
Bir devlet adamını yalnızca söyledikleriyle değil, ülkesine
kazandırdıkları ve diğer ülkelere yüklediği maliyetlerle değerlendirmek
gerekir.
8. Türkiye 1990’lardan Bugüne Ne Kazandı, Ne Kaybetti?
1990’lardan bugüne Irak, Suriye, Körfez krizleri, terör,
göç, bölgesel çatışmalar ve ekonomik dalgalanmalar Türkiye’yi doğrudan
etkiledi.
Türkiye komşularıyla ticaret yaparak, üretimini artırarak ve
bölgesel iş birliğini geliştirerek kazanabileceği kaynakların önemli bir
bölümünü güvenlik ve kriz yönetimine ayırmak zorunda kaldı.
Bugün aynı hataların tekrarlanmaması gerekiyor.
Türkiye’nin İran’la, Pakistan’la, Arap ülkeleriyle veya
diğer komşularıyla karşı karşıya gelmesi ülkemizin ekonomik ve siyasi
çıkarlarına hizmet etmez.
Bölgedeki ülkelerin savaşlara sürüklenmesi yalnızca
hükümetleri değil, halkların refahını ve gelecek nesillerin yaşamını da
etkiler.
SONUÇ: AMERİKA’NIN ÇIKARLARI AMERİKA’NINDIR, TÜRKİYE’NİN
ÇIKARLARI TÜRKİYE’NİNDİR!
Amerika kendi çıkarları için siyaset yapabilir. İsrail kendi
güvenliği ve bölgesel hedefleri doğrultusunda hareket edebilir. Avrupa, Rusya
ve diğer ülkeler de kendi çıkarlarını savunabilir.
Peki Türkiye neden başka ülkelerin çıkarları uğruna ekonomik
gücünü, insanını ve geleceğini riske atsın?
Rusya–Ukrayna savaşından çıkarılması gereken ders açıktır:
Savaşın tarafları ve onları destekleyen ülkeler ağır bedeller ödeyebilirken
bazı ülkeler bu süreçten ekonomik ve stratejik avantajlar sağlayabilir.
İran üzerinden gelişebilecek yeni bir çatışmada da aynı
soruyu sormak zorundayız:
Amerika ve İsrail’in doğrudan üstlenmek istemediği bir
savaşın bedeli Türkiye’ye, Pakistan’a ve İran’a mı ödetilmek isteniyor?
Bu ihtimal kesinleşmiş bir plan olarak değil, Türkiye’nin
millî güvenliği açısından mutlaka sorgulanması gereken bir risk olarak ele
alınmalıdır.
Türkiye’nin görevi başkalarının savaşını kazanmak değil,
kendi halkının refahını artırmaktır.
Bizim savaşımız üretimde, bilimde, teknolojide, eğitimde ve
ekonomide güçlü Türkiye’yi kurma mücadelesi olmalıdır.
Türkiye başkalarının savaşında asker, başkalarının
ekonomisinde pazar, başkalarının siyasetinde araç olmamalıdır.
Türkiye’nin gücü komşularıyla savaşmasında değil,
komşularıyla birlikte kalkınmasındadır.